Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Pasajlar etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Pazar Pasajı

Pazar Pasajı, Adana'ya Kar Yağmış'tan... "Tekel fabrikasının, Güney Sanayi'nin, Motor, Endüstri, Yapı Sanat Okullarının ve nice sanatçı, nice yazarlar yetiştirmiş Adana Erkek Lisesi'nin yer aldığı dar bölgenin tam ortasına çakılan, biçimsiz, balkonsuz, yüksek binanın, Sabancı Yurdu'nun çirkinliği yalnızca estetiğinde değildi artık. Kadirli'den, Kozan'dan, Osmaniye'den, Karaisalı'dan gelen, geldikleri 'komando kampları'nda eğitim gören bu insanların yerleriydi. (...) Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul ve yeni ekibiyle öğrendik ki, he biri ölüm makinesi haline gelmiş bu insanlar da yakalanabilirdi. Artık eskisi gibi kolayca su olup buharlaşamıyor, yel olup kaçamıyorlardı. (...) ve yakalandıkça durumun vahameti ortaya çıkıyordu: Hepsi birer profesyonel katil olarak yetiştirilmişlerdi. Ellerinde öldürmek için her şey ve yeterli destek vardı. (...) Sonra kısa bir süre sonra yeniden Adana kara bir haberle çalkalanıverdi: Cevat Yurdakul pusuya d...

"Adana için övünülecek bir topluluk"

foto: startspor dergisi "Adana’da Demirspor kuvvetli bir varlık ve Adana için övünülecek bir topluluktur. Bu bir hakikattir. Adana’ya gitmiş olanlar seyyar satıcıdan itibaren her sınıf işle meşgul bulunan vatandaşların Demirspor’a karşı besledikleri güzel hislere şahit olabilirler. (...) Bulundukları yerlerde çok sevilen kulüplerimizden Adana Demirsporun yaratmış olduğu bu sempatiye hayran olmamak elden gelmiyor dersem mübalağa etmemiş olurum" (Fuat Pura, Demiryolu Dergisi, sayı 24, Eylül 1953).

Adana Derbisi #5: Gönüllerin Mühürlendiği Mekan

Mustafa Uçar'ın (mustava) Adana Futbolu kitabında "Gönüllerin Mühürlendiği Mekan: 5 Ocak Stadı" başlıklı yazısından bir bölüm; stattaki "Biz Kardeşiz" yazısının hangi zihniyet tarafından silindiğine dair tarihe not: "Bugün Adana'da şehrin takımlarından birisini tutan herkesin hikayesi birbirine benzer. Hikayelerinde genellikle babaları, çoğunlukla bir akrabaları, bazen mahalleden bir büyükleri hikayenin kahramanını daha küçücükken ellerinden tutup o büyülü atmosferde maç izlemeye götürmüştür. ... Bir müddet daha birileri tarafından 5 Ocak'a götürülen kahramanımız yaşının büyümesiyle artık kendi başına maça gitmeye başlayacak, zamanın ilerlemesi ile deplasman kovalayacaktır. (...) Hele ki ilk gidilen maçta, tutulan tarafın galibiyeti artık taraftarlık mührünün kalbe basılması gibidir, yıllar geçse de kırılıp atılamaz. İşte Adana'da insanların gönüllerinin mühürlendiği mekan 5 Ocak Stadı'dır. Birçok hikayenin başladığı yerdir. (...) Bu sta...

"Adana Erkeğe ve Küfre Kesmiştir"

Pazar pasajı, 2006 yılında çıkan ve yakın zamanda 4. baskısını da yapan Behçet Çelik'in derlediği Adana'ya Kar Yağmış kitabından... Hazır 5 Ocak'ı anarken, Adana'ya dair hissiyatımızı yoklamak adına; kentin kadın hallerinden satırlar; Neslihan Cangöz'ün "Adana Erkeğe ve Küfre Kesmiştir" yazısından: "Mayıs'tan itibaren başlayan sıcaklarda, bir şehir efsanesi gibi gerçek sıcaklığın aslında 45'in üzerinde olduğu ama infial (!) yaratmamak için anons edilmediği söylenirdi. Sanki spiker 50 derece dese Adanalılar o sıcakta yerinden kalkacak da panik yaşayacak! Bu sıcaklar üstümüze sine, hareketlerimizi yavaşlatır. Ben de dahil hiçbir Adanalı çok hızlı konuşmaz mesela. Veya caddelerde insanlar, arabalara meydan okuyarak, yavaş yavaş yürüyerek karşıya geçer. Kadınların kılık kıyafeti de diğer sıcak taşra şehirlerinden farklıydı Şehir merkezinde kadınlar sütyenlerinin belli olmasına aldırmaksızın, kolsuz askılı elbiselerle, çorapsız, açık ayakkabıla...

Göztepe ve Hatalar

Yarınki rakibimiz Göztepe ile en son 2003-04,  sezonunda yine şimdinin 1.lig'i-o zamanın Lig A'sında karşılaşmıştık. İzmir'deki maçı 2-0, Adana'daki maçı 3-1 kazanmıştık. (Ben sanırım Adana'daki maça gitmiştim.) O yıl iki kulüp birlikte 2. Lig'e, Lig B'ye düştü. Bir önceki yıl da Süper Lig'ten düşmüş olan Göztepe, serbest düşüşünü durduramadı ve Amatör Lig'e kadar indi. Amatör Ligteki ilk sezonunda 2008'te 3. lig'e yükselme mücadelesinde ilk kademeyi geçse de ikinci kademede Ayazağaspor'a yenilip Amatör'de kaldı ancak isim değişikliğiyle Aliağaspor, Göztepe olunca 2008-09 sezonunda 3. lig'ten mücadelesine devam etti. İsim değişikliği nedeniyle, 2003-04 sezonundaki maçlarımızda TFF kayıtlarında rakip olarak Aliağa adı geçiyor. Göztepe'nin hikayesi, mali disiplinsizliğin ne tür sonuçlar doğuracağının tipik göstergesi. Aşağıda yer verdiğim pasaj, Serkan Boyacıoğlu'nun derlediği, İletişim Yayınları'ndan çıkan İnadına Göz...

Faruk Morkal'dan...

Pazar pasajı, Demirspor'un son dönem yüzme efsanelerinden Faruk Morkal'ın spor hayatını ve başarılarını anlattığı kitaptan... Ayhan Karataş gibi Demirspor'un yetiştirip Galatasaray'a kaptırdığı Morkal, 1972'de Münih Olimpiyatları'na katılma başarısı göstermişti. Morkal'ın kitabı, Adana Demirspor yüzme ve sutopu takımlarının ve Adana'nın yüzme ile dolu efsenevi günlerinin son demlerini anlatıyor. Aşağıdaki satırlar zirveye yükselişin ilk yıllarından, 1967'den; "Adana Demirspor Yüzme Takımı olarak yarışlara onbeş gün kala kampa girdik. Havuzun misafirhanesinde kalmaya başladık. Yemeklerimizi Muharrem Ağabeyin lokantasında yiyorduk. Türkiye Şampiyonası uzun yıllar sonra ilk kez Adana'da yapılıyordu. (...) Nihayet şampiyonanın ilk günü geldi çattı. Herşey mükemmeldi. Atatürk Yüzme Havuzu sanki seyirci seline kapılmıştı, dört bir yanı hıncahınç doluydu. Birinci gün birinci seansta yeni bir rekor, öğleden sonraki seansta ikinci bir rekor kı...

Ankaragücü Üzerine...

Ankaragücü ile Adana'daki en son lig maçını Ekim 1994'te oynamıştık. (2003'te de kupa maçında karşılaşmışız). Hakem Nedim Göklü'nün katlettiği, 60. dk'da 9 kişi kaldığımız ama son dakikada yediğimiz golle 3-2 yenildiğimiz maç... ( www.tff.org.tr/Default.aspx?pageId=397&macId=48001 ) Sahaya girenler, hakeme saldıran kulübe vs derken 3 ya da 4 maç tarafsız sahada cezası almıştık da bir daha belimizi doğrultamamıştık. 1.ligte (yeni süper Lig) son sezonumuz böylece daha 7. haftada bitmişti, aslında o haftaya kadar 3 galibiyetimiz vardı. (O Nedim Göklü, bu haftaki maçın da gözlemcisiymiş!) Ankaragücü, sadece tarihi olarak değil ayrıca kentin sosyo-kültürel değerlerini yansıtmasıyla da köklü kulüplerinden. Duygu Hatipoğlu-Berkay Aydın'ın (her ikisiyle de tanışıp ahbap olma şanı yakaladığım için mutluyum) yazdığı "Bastır Ankaragücü" kitabında kulübün tarihi ve sosyolojik temellerini bulmak mümkün. Kitap Ankaragücü merkezli de olsa ülkenin futbol ve tara...

"Milli Takım Ne Kadar Milli"?

Milli Takım'la her zaman mesafeli olmuşumdur. Memleket futbolunun mafyatik işleyişinin aynen yansıması olan yönetimler ve kadrolar, onlara ait hissetmemi zorlaştırıyor. En son Abdullah Avcı ile acaba farklı birşeyler olabilir mi diye düşündük ama yanıldık. Özellikle son iki maçta İstanbullu milli takım, tam bir hayalkırıklığıydı. Ümit Kıvanç'ın Takımdan Ayrı Düz Koşu kitabındaki yazısı, tarihsel sürete de bu işlerin böyle olduğunu, çok öteye gidemediğimizi gösteriyor. Yazı yaklaşık 10 yıl öncesinden; özellikle '90lı yıllara odaklanıyor. İsimler farklı ama gidişat aynı. Pazar pasajını bu meseleye ayırdım: 1970'lerin ilk yıllarına kadar Türkiye milli takımı hemen tamamen üç büyüklerin futbolcularından kuruluyordu. Elbette araya girebilen ve kendilerine sağlam yer edinen istisnai futbolcular vardı, öteki takımlardan, ama hem bunlar kuralı bozmuyordu hem de hemen hepsi, bir süre sonra üç büyüklerden birinde oynamaya başlıyordu. Milli on birde öteki takım...

Ali Hoşfikirer'in Yazısından...

Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz Ali Hoşfikirer hocamız, Sıcağıyla Acısıyla Adana Futbolu'nun yazarları arasındaydı Onun verdiği destek, projeyi tamamlamamızda önemli bir aşamaydı. Sanırım ulusal çapta yayınlanan son eserlerinden biri oldu Ali Hoca'nın yazısı. "O Albümdekiler Var Ya" başlıklı yazıdan bir bölümü yayınlıyorum; Bu yazıdan da çıkarılacak çok anlam var. Ali Hoca'nın bu camiaya kırgınlığı, kaybettiğimiz değerlerin bir yansımasıydı aslında: "O küçük görünümlü, “büyük köy” denildiği süreçte sıcağı, pamuğu, bonkörlüğü, sazları, barları gibi Demirspor’u da ünlüydü Adana’nın… İlkokullu, çocukluk günlerimizde sevdalanmıştık en önemli övüncümüze… Megafonla çarşıda destanı okunurken ne de mutlu olmuştum. Harçlığımdan ödediğim ücretle aldığım o samanlı kağıda yazılmış, kafiyeli vezni evimizin avlusunda bulunan dut ağacına çıkarak bıkıp usanmadan maç anlatan spiker gibi defalarca okuyuşumu hiç unutabilir miyim? (...) Demirspor camiasının içine tam dalış yaptı...

Futbolcudan Daha Fazlası...

Gerçi biz şimdikilerden sadece işlerini yapmalarını istiyoruz; ona bile karşılık alamıyoruz. Günümüzün makineleşmiş, birbirinin aynı futbolcu tiplerine karşı Socrates (Sócrates Brasileiro Sampaio de Souza Vieira de Oliveira) başka bir şey arayanların nefes dağarcığıydı. Ama artık o da nefes alamıyor. Biz futbolunu göremedik (1982 Dünya Kupası'ndaki Brezilya, 1954'teki Macaristan gibi, Dünya Kupası'nı kazanamayan en iyi kadrolardan biri olarak gösterilir) ama hakkında çokça şey duyduk ve okuduk. Radikal'in bugünkü haberindeki detay onu özetliyor: "Tıp doktorası bulunan ve lakabı ‘Doktor’ olan Socrates, gündelik hayat ve siyasi konular üzerine fikirleriyle de topluma önderlik etmişti. Çocukluk kahramanları Fidel Castro, Che Guavera ve John Lennon olan efsane, Corinthians’da oynarken Corinthians Demokrasi Hareketi’nin kurucuları arasına girdi. Kulüpte her karar, yetkililerin, teknik ekibin ve futbolcuların katıldığı oylamayla alınıyordu. Socrates’in öncü olduğu sistem...

"Koşmak, Koşarken İş Taşımak"

Pazar pasajı; İslam Çupi'den... "Çok iyi futbolcu olunuz, çok iyi para kazanınız... İyi futbolcu değilseniz, suni propaganda yapmaya çalışmayınız. Kimse yutmaz. (...) Sahayı gezmeyiniz, koşunuz bitiriniz... Sahayı satın almayan futbolcu, ne kadar arsa satarsa satsın, yine de kendi ayaklarını iflasa götürmeye mahkumdur. Futbolcu olunuz. Vurduğunuz top kaleye girsin, bu topu vurulması gereken başka yuvarlaklarla karıştırmayın. Dünyada bir futbolcu stadın dışında, "ben futbolcuyum" demez. Bir insanın futbolculuğu stadın dışında başlarsa, stada gelmeden biter. Günümüzde futbolcunun işi tektir. Koşmak, koşarken iş taşımak. Bir futbolcu iş yerine züppelik taşıdı mı, onun ismi futbolcu yerine sosyete hammalı olur. İsminizi stadın dışına fırlatmaya yeltenmeyiniz. Çünkü futbolcu çimenin dışına çıktığında, yalancı herşeydir ve futbolcu değildir. Bunları yazdık ama bizimkiler için değil... Çünkü bizimkiler, bizi değil kendini dinlerler." Mağlubu Anlatmak kitabı içinde; ...

"Yeşil zemin üzerinde duran en güzel renkler"

Pazar günü pasajı, Yusuf Al'dan; "Bir İnsan Neden Tirespor'u Tutar" yazısından... "Takımlar galiba, onlara bakan göz sayesinde bir kişilik sahibi olmaya başlıyor. Geçerken iliştiği her şeyi varlıklar alemine kazandıran göz, üstünkörü, kazara veya acemice nazarı gibi. İstemezsek gördüklerimizin mevcudiyetlerini engelleyemiyor olabiliriz ama sebep olduğumuz şüphesizdir. Peru Milli Takımı'nda -alnını büyük gösteren seyrelmiş saçlarıyla Cubilas'ı dışarıda bırakırsak- formanın beyaz üzerinde kırmızı çapraz şeritli olmasından daha önemli birşey yok gibidir. Göztepe, Fuji Mehmet ve gerisinden ibarettir. Milli marşları çalınırken futbolcularının sol elleriyle sağ memelerini tutmaları sayesinde Güney Amerika milli takımları hakkında bir tahayyül sahibi oluruz. Arjantin formasının yeşil zemin üzerinde duran en güzel renkler olduğu (elbette Adana Demirspor'unkiler de öyle) rüzgar müptelası yeleleriyle Kempes sayesinde itikat haline gelebilmektedir. (...) İsabet ...

"Demirspor Lokali..."

Pazar günü pasajı, Cem Dizdar'dan, kentle ve Demirsporla bağını anlattığı anlar... "Ben orada daha çok Samsun Demirspor idmanlarını izlerdim. (...) O takım da bütün Demirspor takımları gibi şahane bir takımdı. Malum, koyu lacivert-açık mavi renkler. Çocukluğu, köyden kente trenle gidip gelerek geçen biri için, garların, demiryollarının, demiryolu işçilerinin, makinistlerin, kondüktörlerin, makasçıların hayatımızdaki yeri ne kadar mühimse, Samsun Demirspor da o kadar mühimdi. Benim için Demirspor'u ayrıca mühim kılan birşey ise, o bahsettiğim sahanın karşısında, son gittiğimde Samsun'da hala yerinde durduğumu gördüğümde büyük sevince kapıldığım ama halini görünce hüzünlendiğim 'Demirspor Lokali'ydi. (...) Bir sürü çocuğun başına geşen benim başıma da gelmiş, duvar dibindeki sünnet yatağında acı içinde kıvranırken millet Demirspor Lokali'nde benim şerefime düğün yapmıştı." ("Üstelik Hala Yaşıyoruz! Ya Yaşamasaydık?"/ Samsunspor-Kırmı...

"Yas Tutma Yeteneği..."

Pazar günü pasajı; Tanıl Bora'dan... "Türkiye'de taraftarlık kültürünün, "şampiyonluk"la, herkese üç çekme şehvetiyle, "en büyük" olma hırsıyla kısacası güç uğruna gözü dönmüştür. Başarı, galibiyet, şampiyonluk dışındaki yaşantıalra kimse gönül indirmez, eyvallahı yoktur. Onu için, oligarşi takımları dışındaki takımların taraftarı pek azdır. Oysa futbolseverlikte ve taraftarlıkta başka yaşantılar da vardır; sevinçlerin yanında üzüntüleri yaşamanın da bir adabı vardır. (...) Taraftar, yani gerçek aşık, yaşadığı acıyı öyle kolay kolay dışsallaştırmaz, başka birinin sırtına yıkamaz, suçlu ve sorumluya sövüp ilenerek rahatlayamaz. Hele ki sevdiğinin, takımının sırtına hiç yıkamaz. (...) Kusurları, mesulleri sayıp dökebilse de bunlara fazla takmaz aslında. Üzüntüsü gerçektir, derindir ve onun melüllüğü içinde kızgınlığa ayıracak takati kalmaz. Yenilgiyi, acıyı, "başına gelmiş" bir felaket olarak kabul eder; onu hazmederek olgunlaşır, kadir*kıym...

Yağmur Kesilince

"Ülkede devamlı yağmur yağarmış... Hem de az buz değil, bardaktan boşanırcasına. Yağmur böyle yağınca de insanlar ürkek olurmuş, insanlar olayları yrgılayamazlarmış, insanlar başlarını yukarı kaldırıp olan bitene bile bakmazlarmış. Başkan bu tufana, bu kesilmeyen yağmura dua edermiş. İnsanlar başlarını kaldırıp yukarı bakamıyorlar ya, insanlar çevrelerinde olup biteni yargılayamıyorlar ya, işleri dilediğince yönetiyormuş. Tutmuş trafikçileri körlerden yapmış. Ülkede ne kadar diploma varsa yırtmış. Hidroelektrik santrallerinin başına lehimcileri getirmiş. Gerçek cübbelileri sandalyalarından indirip yerine mübaşirleri atamış. Bankaların genel müdürlük masalarına cepçileri üşütürmüş. Hakkın aranacağı yerlere sağırları oturtmuş. Hazine dairesine üç kağıtçıları, darphanelere azılı kalpazanları, yüksek yerlere hep sürüngenleri yerleştirmiş. Kısaca hep yağmura güvenmiş, hep yağmurun yağacağına inanmış sayın başkan! İnsanların başlarını kaldıramayacaklarına, insanların hiçbir şeyi yargıla...

Taciz, Tecavüz, Erkeklik

Bu konuda yazacaklar oldukça birikti aslında. "Raillife" (adı bile sakil!) dergisindeki rezalet, özel ilgi alanımıza girdiği için, ayrıca iğnelenmeyi bekliyor. Ama bugün Pınar Öğünç'ün yazdıkları (Antirazzisti öncesi Radikal Cumartesi'de bizimle söyleşi yapmıştı) hem farklı bir açıdan olayları görmesi hem de blogta düzensiz de olsa bu konuda anlatmaya çalıştığımız meseleyle örtüşmesi açısından kritik: "Taciz görmüş biriyle iki cümle konuşmamış, tecavüze uğramanın ne demek olduğu konusunda zerre kadar fikir ve his sahibi olmayan bir mahluk, kendi zihninin karanlık dehlizlerini ortaya serercesine kadınların ne giydiğinden, ne giymediğinden söz ederken aslında sadece kadınlardan mı söz ediyor? Bu adam, bu kafa sadece kadını mı ‘seks objesi’ olarak görüyor böylelikle? Yüzlerce beyin kıvrımı, milyonlarca sinir ucu sahibi, onlarca çeşit organ içinde sadece bir tanesinin hükümdarlığında yaşayan aciz bir canlı olarak çizilen erkeklerin, sadece erkek olmaktan dolayı söyle...

İslam Çupi'den...

"Çayırova Cam Sanayii'ne başka bir iş için gitmiştim, karşıma bütün gırgırı ile Arnavut Cemal çıkmaz mı? Şaşırdım. Arnavut Cemal benim Topkapı'dan kısa pantolonlu iken arkadaşım... O zaman koalisyonumuz ben erik ağaçlarına, o incir ağaçlarına idi. Bizim Cemal, Muharip Nevruz Bey ile bir orta yaşlılar voleybol ve futbol ekipleri kurmuşlar. Öğlen paydosunda terleyip duruyorlarmış. "Sen ne oynuyorsun?" dedim Cemal'e. Uyanık ya, "oynamıyorum, hakemlik yapıyorum". Sonra birden ben bir o konuştu. -Bu yaşta sopa yenir mi? -Yok lan, bende sopa yiyecek göz var mı? Peki nasıl dövülmeden hakemlik yapıorsun? -Gayet basit. Ağzına düdüğü alıncaya kadar Arnavut Cemal'im. Düdüğü aldıktan sonra Arap Cemal olup kimseyi semtime sokmuyorum. Topkapı ve Çapa anılarına bar: gözlerimin musluklarını biraz daha açayım... Bir lambacı vardı, yalın ayak, ayak kırdı... Askere gitmemek için tren rayının altına elini koyarak üç parmağını kestirecfek kadar gaddardı. İyi bir bek...

Bağış Erten'in Yazısı...

Bugün Bağış Erten, Radikal'deki köşesinde, son dönemde tribünde ve sokakta artan şiddet meselesine dair çok yerinde tespitler yapmış; okumayanlar için altını çizmek gereken noktaları buraya alıyorum ve yazının tamamına da göz atılmasını öneriyorum. "Uzun zamandır uğraşıyorsunuz, ama olmuyor. Gerçek taraftar da sesini yükseltiyor, öğrenciler de. Bir gün gelecek o çok sevdiğiniz ‘bir grup kendini bilmez’ de futbol adına iktidarlar tarafından kullanılmaktan bıkacaklar. Ama siz asıl, müşteri muamelesi gören taraftarlar, köhnemiş eğitim sistemine karşı duran öğrenciler, farklı bir kitleselleşme talep eden tüm gençler isyan edecek diye korkuyor, dayak atıyorsunuz. (...) Tribündekilerin dertlerine kulak vermeniz gerek. Şiddetten beslenenlere değil, gerçek tribün insanlarına. Almanya’da kulüp ler niye taraftar temsilcilerini yönetime alıyorlar, bir düşünün. Sorunların üzerini örtmeyin, onlarla yüzleşin. Yani işin bu tara-fından bir bakmaya çalışın. Yoksa hangi ceza olursa olsun, işini...

Bir Şehir, İki Takım, Bir Gözlem

1980-1981 sezonunda Adanaspor lig ikincisi, Demirspor ise ligde kalma mücadelesi veriyor. Son maç şampiyonluğu garantilemiş Trabzonspor'la. Yenersek ligde kalacağız, aksi taktirde düşüyoruz. Adanasporlu Güntekin Onay'ın kaleminden o gün bakın nasıl anlatılmış: ''(...) Hiç unutmuyorum, annemle biz de stada çok yakın bir yerde misafirlikteyiz. Şehirde inanılmaz bir ambiyans vardı. Ben çocuk aklımla bir türlü kavrayamıyorum durumu. Kendi kendime diyorum ki biz ikinciyiz bunlar 16. falan ama şehir lacivert-mavi! Sokaklarda bayraklar, insanlar, mahşer yeri gibi. Öyle bir ortamdı ve Demirspor 3-2 kazandı. İnsanlar sokaklara döküldü. Karnaval gibi bir kutlama oldu. Bizim lig ikinciliğinden çok daha fiyakalı oldu sonuçta. O çocuk aklımla, ''Bunlar sonuncu olmalarına neden bu kadar seviniyor?'' diye bir türlü anlayamamıştım.'' Adana Futbolu, Güntekin Onay, S. 86.

"Uzaklarda Taraftar Olmak"

(foto:2007, Bolu deplamanı öncesi) Aşağıda İzmir, Sezcan, kitap üçlüsünden bahsetmişken, bu üçünün ortak noktası ile bir üçlü çekmek istedim! Sezcan Çamurdan'ın Adana Futbolu kitabına yazdığı süper yazının son bölümü-ki uzakta taraftar olmanın bir nevi özeti: "Gurbet elde tuttuğunuz takım ekseninde yaşadığınız olayların en keyif verici olanı ise tesadüfen bir tarafdaşınız ile karşılaşmanızdır kuşkusuz. Bu iki şekilde gerçekleşebilir. Birincisi yarı-tesadüfi karşılaşmalar, ikincisi tümüyle tesadüfi karşılaşmalardır. Yarı tesadüfi karşılaşmalarda sizin ya da karşınızdakinin üzerinde Demirsporluluğunuzu belirtecek bir aksesuar (genellikle takım atkınız ve tercihen piyasada satılanlar değil de annenizin o kutsal ellerinin ürünü olanı) bulunur. Takımın renginin mavi-lacivert oluşu bu durumda bir avantajdır çünkü objenin net olarak seçilemediği durumlarda bile bu renklere sahip ürünleri olan tek takım Adana Demirspor olduğundan hata yapma ihtimaliniz yok denecek kadar azalmış olur....