31 Mart 2008

Konuk Yazar - Konuk Post


“Gurbette Demir Gibi Olmak” Aforizması Üzerine Bir Yazı

Hikaye malum. mustava ve disconnectus erectus günlerdir kafa yormakta ve emek harcamaktadırlar. Türlü hazırlığı tamamlamışlar, pankart yapacak olan adamı meslekten soğutmaya hazır bir şekilde beklemektedirler. İşte o soğuk Ankara gecesinde, tıpkı daha önce disconnectus erectus’un anlattığı biçimde bu söz tarafımdan söylenmiştir. Öyle ki daha sonraları acımasız eleştiriler birbirini takip etmiş, biradan alınan bir yudumun sonucunda kelimelerin birbirini buldukları iddia edilmiştir. Tamamen doğrudur.

“Demir gibi olmak nedir”, “gurbette nasıl ve ne şekilde demir gibi olunur”, “demir gibi olmak için yüz altın kural” gibi tüm ayrıntıları gerek burada gerekse diğer tüm platformlarda o kadar iyi anlattılar ve yetinmeyip uyguladılar ki bugün üstüne söylenebilecek çok fazla bir şey kalmayan, paylaşılan, paylaşıldıkça kalabalıklar (ytUX*) tarafından sahip çıkılan bir simge haline getirdiler. Daha da önemlisi -ki bu yazıyı yazmamdaki asıl sebep budur- demir gibi olma cümlesini bir aforizma haline getirmiş, içini gerçekten çok iyi bir şekilde doldurmaya muktedir olmuşlardır.

Adana dışında yaşıyorsanız eğer, insanlarla tanışırken “Adanalıyım arkadaşım” demek kolaydır. Çünkü Adanalı olma durumu söylenirken “garip” bir gurur ve tavan yapmaktan öte tavanı delen bir ego hissedersiniz. Ama özellikle İstanbul’da yaşıyorsanız ve size “hangi takımı tutuyorsun?” diye sorduklarında “dışarıya takım vermiyoruz bilader” gibi cevaplar verirsiniz ilk başlarda, belki de soruyu geçiştirmek maksatlı. Haşa! Demirspor taraftarı olmaktan utandığınızdan, karizmayı çizdirmekten(!) korktuğunuzdan değildir bu. Arkasından gelebilecek muhtemel soruları zaten biliyorsunuzdur ve yıllar yılı bunları tek tek cevaplamaktan imtina eder hale gelmişsinizdir. Hele hele bir soru vardır ki artık leb demeden leblebiciyi dövmek istersiniz: “Onu anladıkta arkadaşım üç büy...”

Benim için “gurbette demir gibiyiz” sözü tam olarak bu noktada daha da anlamlanır, tamamlanır. Gurbette sapasağlam durmaktır, her an, her koşulda Demirspor’lu olabilmektir. 3. kişiler için Nietzsche’ nin aforizmalarından bile karmaşıktır, “dakika seksan” ve yalnızca bir sıfır öndesiniz gibidir… Çünkü ne de olsa demir gibi olmak zordur, kırılabilirsiniz ama eğilemezsiniz.


Not: Bu yazı, Demirsporumuz Çanakkale deplasmanındayken ben ve sevgili kedim Peluş tarafından 90 dakika içine yayılarak kaleme alınmıştır.
Not II: Toros, kaplan, miyav tezahüratı bizim evde kabul görmedi…
Not III: Elinize, yüreğinize sağlık.

* Peluş’un bu konudaki yorumu. Gezme diyorum şu klavyede!

30/03/2008

fly

yoldaki şarkım

Dönüş yolunda bu şarkıyla mutlu oldum; belki alakasız ve çok kişisel... Sakince gidip döndük, şimdi bir kışın bitmesini ve yeni bir dönemin bizi bağrına basmasını istiyoruz-bekliyoruz-iyi olacağız o zaman, şampiyonluk şarkıları daha keyifli ve güzel kokulu olacak!

the national/boxer/apartment story(tıkla,izle)

be still for a second while i try and try to pin your flowers on la la la la
can you carry my drink i have everything else
i can tie my tie all by myself
i’m getting tied, i’m forgetting why

oh we’re so disarming darling, everything we did believe
is diving diving diving diving off the balcony
tired and wired we ruin too easy
sleep in our clothes and wait for winter to leave

hold ourselves together with our arms around the stereo for hours, la la la la
while it sings to itself or whatever it does
when it sings to itself of its long lost loves
i’m getting tied, i’m forgetting why

tired and wired we ruin too easy
sleep in our clothes and wait for winter to leave
but i’ll be with you behind the couch when they come
on a different day just like this one

we’ll stay inside til somebody finds us
do whatever the tv tells us
stay inside our rosy-minded fuzz for days
we’ll stay inside til somebody finds us
do whatever the tv tells us
stay inside our rosy-minded fuzz


so worry not
all things are well
we’ll be alright
we have our looks and perfume

stay inside til somebody finds us
do whatever the tv tells us
stay inside our rosy-minded fuzz

so worry not
all things are well
we’ll be alright
we have our looks and perfume on

30mart'tan enstaneler...

Çanakkale sokaklarında...








tribünden...







maçtan:



dönüş yolu:

Ç.Dardanelspor - Adana Demirspor : 0-1 (30.03.08)

Budur! Takımın galibiyet kültürünü oluşturması gerekiyor, bu yolda yapılacak en iyi şey üstüste galibiyetler almak. Başladığımızı umuyorum.

Maçın başında geldi golümüz, içimden acaba daha farklı bir skora gider miyiz diye düşünüyordum ancak yanıldığımı çabuk farkettim. Dardanelspor da ataklar geliştirdi. Kalemizde Ergin, harika iş çıkardı. Takımın bir başka övgüye değer ismi Ramazan'dı.

35 kişi kadardık tribünde, 10 saati aşkın yoldan gittik. Yendik, geldik. Yol yorgunluğunu ben henüz atabilmiş değilim, ilk kendine gelen blog'a maçı da deplasmanın hikayesini de yazacaktır diye düşünüyorum

Yukarıdaki fotoğraf, golden sonraki sevinçten...O esnada, ben diğer birçok insan gibi tellere yapışmış haldeydim.

Telleri seviyorum, gol anının en güzel dostu onlar...Darısı önümüzdeki 7 maçta da tellere yapışmaya...

11.Haftanın Ardından...

Bu hafta GOP dışında şu söylenebilir : Herkes galip. Bizim deplasmanda puan kaybetmememiz harika oldu. Önemli bir maçtı, kazanıp geldik.

Haftaya Tarsus'la oynuyoruz. Adanaspor, Karabük'le oynayacak. Birinden biri puan kaybedecek.

Önümüzde 7 maç, 21 puan var...Hepsini istiyoruz! O kadar!

30 Mart 2008

Çanakkaledeyiz !!!





29 Mart 2008

ankara-demirspor-dardanos-zeus

İş bu "entry", Ankara, Adana Demirspor, Dardanelspor, Dardanos ve Zeus kelimelerini bir araya getirmeyi amaçlamakla birlikte, bilgi dağarcığınıza küçük bir hizmet olarak görülmelidir, şöyle ki;

Ankara'dan kalkıp Adana Demirspor maçı için Çanakkale'ye gidiyoruz; bu üçünün birleştiği bir tarih olmuştu: 1994 baharı; Ankara 19 Mayıs Stadı'nda. İkinci lig play-off final maçında, Çanakkale Dardanelspor'u Timuçin ve Ercan'ın golleriyle 2-1 kazanıp 1.lige yükselmişti Demirspor. Ercan ceza yayı civarından çok sert vurmuştu, o golü hatırlıyorum; 19 Mayıs'ın siyah fileleri doyasıya havalanmıştı...

Br de şu var ki, Dardanel kelimesinin kökeni, Dardanos, mitolojide Zeus ile Elektra'nın oğluymuş. Biliyorsunuz, Zeus, fahri Demirsporludur.



Durum, tam olarak şöyledir, wikipedia kaynaklı olarak: Dardanos, Yunan mitolojisinde Zeus ve Elektra’nın oğludur. Arkadia Kıralı, Truvalıların, dolayısıyla da Romalıların atasıdır.

Arkadia’dan Anadolu kıyılarına göç eden Dardanos, adını taşıyan bir kent kurar (günümüzde Çanakkale-Truva arasında bir höyük). Bölgeye de Dardania adı verilir. Efsanelerin birinde ünlü kutsal Pallas Athena heykelinin aslında Dardanos’a ait olduğu, torunu olan Tros’un onu Truva’ya götürdüğü anlatılır. Dardanialılar, Truva savaşlarında akrabaları Truvalılara yardım ederler.

eski yolculuklar...

yolculuk çile demektir dert demektir; tek de olsan çok da olsan sıkıntı demektir. Ben istemem travego soğukluğu, eski 302'lerin sigara dumanı demektir. Fork fork çalışan motorun gürültüsü, geçmeyen vitesin kas gücü, bitmeyen yokuşun her an inip tekere taş koyacak muavin tedirginliği demektir. Cam kenarında uyuklamanın hüznü ve görülen rüyalardan uyanmanın mahmurluğu demektir.



Ekmek arasında yenen yumurta kokusu ve dahi gazı kaçmış kola demektir. Annemin otobüsler için hazırladığı o beyaz deri çanta demektir. Gece geçilen şehirlerin sarı ışıkları demektir. Kabuklu yemişlerin kabuklarını lütfen yere atmayalım demektir. Muavinin geçerken sürtünmesi demektir!!





Madem o kadar romantiksiniz 10 saati (pardon 10.5) bu güzelim otobüslerle yapın. Çıkın pazartesi yola, varın 7-8 günde Anzakların öldüğü topraklara. Yahu adamlar taa öbür kıtadan kalktı geldi, gömüldüler orada; siz altı üstü 10 saat yol tepeciksiniz. 10.5 abi! tamam. Ben o otobüsleri istiyorum sayın demirgibiyiz.com yöneticileri; o siyahbeyaz adamları-anıları-sigara yanıklarıyla dolu koltukları, arkalarındaki metal küllükleri, üstümüzdeki fileli rafları, kusmuk için sallanan siyah poşetleri.



Tertemiz otobüsler, plaza gülücüklü muavinler, plastik hayatlar sizin olsun... Yaşasın 302'lerin sabırlı insanları!

28 Mart 2008

1000'e doğru...


18 Şubat'ta blog açıldı. 10 Mart'tan itibaren de sayaç koyduk. Bugün 28 Mart, şayet aramızdan biri modemini sürekli açıp kapayarak farklı i.p.'lerle giriş yapmıyorsa çok kısa bir zaman sonra 1000 ziyaretçiyi geçmiş olacağız. Gelip gören, yorum bırakan herkese teşekkürler. Daha da güzel olacak bence ilerleyen günlerde burası.

İstatistiklerin detayına baktığımızda, en çok hiti Adanademirspor.com ve Mavilacivert.com 'dan alıyoruz. Ardından Google'dan takımla ve tribünle ilgili çeşitli aramalar geliyor. Tribün Dergi ve Forza Livorno yine bloga en çok ziyaretçinin geldiği alanlar. Ülke olarak, Türkiye'nin ardından Avustralya yer almış. "En uzaktaki Demirsporlu"ya sevgilerimizi sunuyoruz.

Tüm bunların arasında bir arkadaş, yine Google'dan "Kozan, dolmuş, 5 Ocak, kebap" aramasıyla düşmüş bloga. Büyük ihtimalle Kozan'dan kalkıp maça gelip bir de kebap yeme isteğiyle dolup taşmış bu cevval Google'cıya da selam ediyoruz.

Şimdilik 4 kişi çekip çevirmeye çalışıyoruz burayı. Disconnectus Erectus, Mustava ve Serdanka'ya da emeklerinden ötürü ben teşekkür ediyorum. Hepimizin eline sağlık.

Aman...Nazar değmesin, 10,000'i de görelim beraber...

27 Mart 2008

Akla ve Mantığa İnat...

Taraftarlığın terazisinde kalp/gönül mantığa göre ağır çeker. Olması gereken de budur belki. Bizleri kilometrelerce uzağa sürükleyen ruh halini hangi mantıksal çıkarsama açıklar. Elimde Çanakkale'ye gidiş dönüş biletlerim var, bir yandan bu yaptığımıza bir ad koymalı, işin akilliğini savunmalı diyorum. Diyen kısım belli: beynim. Bulabiliyor muyum güzel ve tatmin edici cevaplar? Hayır. Diğer yandan içimden -kalbin oralardan- gelen sesi dinliyorum ve bu yolculuğa çıkıyorum. Hem de tasarlayarak, taammüden, yolunu yordamını düşünerek. Mantığımı dinlemeyip kalbimi dinlerken yine mantığımı kullanıyorum, en uygun gelişi-gidişi düşünüyorum. Düşünürken de düşlüyorum, yolu, yolculuğu, yolda olmayı, kazanmayı, sevinmeyi. Düşümde koskoca ve safi keyiften yapılmış bir elmayı dişliyorum, kelimeleri üst üste koyup altıgen kale ağları misali işliyorum. Yanımda yöremde eller, kollar, açılmış ağızlar, ileri doğru büzülen dudaklar: "Aley Aleeeeey !"

Biz bir grup kafası karışık futbol dilencisi, çokça Demirspor sevdalısı, -ağzı- kalabalıklarda yalnız ve an itibariyle Çanakkale yolundayız efendim...

Davut Uçak Vefat Etti...


Demirspor alt yapı hocalığı... Geçtiğimiz sene Durmuş Ali Çolak'tan sonra A takım hocalığı...


Kalp krizi... İçki yok, sigara yok... Son çalıştırdığı amatör takım ile (Anadolu 19 Mayıs) 3. ligi kovalama...


Allah rahmet eylesin...

26 Mart 2008

Toros Sesli Adamla Çanakkale Yollarında...

Bu topraklarda her kim ki yola düşer, yüzünü Çanakkale'ye çevirirse, tok bir adam sesi çınlamaya başlar kulaklarında. Kara gözlükleri, dev gibi görünen yapısı ve eşsiz sesiyle bir Ruhi Su ezgisidir Çanakkale yolu.

1912 Van doğumlu Mehmet Ruhi Su. Annesi ve babasını çok küçük yaşta kaybediyor. Babasının adı kayıtlara "Abdullah" olarak geçiyor. Osmanlı döneminde, genellikle babasının bilgilerine ulaşılamayan yetimlere, baba adı olarak "Abdullah" koyuluyor. Adet, Muhammed'in babasının isminin Abdullah oluşundan kaynaklanıyor.

1912, Van, kayda Abdullah diye geçen ölmüş bir baba. Büyük olasılıkla, 1915 Ermeni Tehciri sırasında Ruhi Su, ailesini yitiriyor. Adana'ya götürülüyor. Çocukluğu burada geçiyor. Türkülerle ilk tanışması da Toroslarda oluyor. Ondan sonra Ankara, eğitim, opera derken...Dünya müziği bir dev kazanıyor.


Bu haftasonu yolumuz Çanakkale, kulaklarımızda Ruhi Su türküleri...

Toros sesli adamla geliyoruz !

Vurulmaya, ölmeden mezara koyulmaya değil,
Gözleyi gözleyi gözümüz dört olup da
Gözlerimizin yaşına bakmaya,
Yol üstünde "barabar" ağlamaya değil...

Toros sesli adamla,
Ha bu diyarlara,
İçimiz fıkır fıkır oynamaya,
O yari bizsiz bırakmamaya geliyoruz...

"Irmak susuz olur mu ?
Dibi kumsuz olur mu ?
Doğru söylen a dostlar
O yar bensiz olur mu ?

Ha bu diyar, ha bu diyar,
Ha bu di
Ha bu di
Ha bu diyar..."

Adana Demirspor - E.Şekerspor : 3-2 (23.03.08)

Internet üzerinden takip ederken ben heyecandan ölüp ölüp dirildim. İkinci yarı. 2-0 gerideyiz. Uzun bir süredir gol yediğimiz maçları çeviremiyoruz. Bir mucize gerek diyorum bilgisayarın başında...

Mucizenin adı Şimşekler Grubu. Bu maç için Kapalıya geçilmişti. 2-0'lık mağlubiyette o sesleri duydum:

"SAHADA ÖLÜN, BU MAÇI ALIN"

Ne olduysa bundan sonra oldu. Taraftar, yerinde bir kararla Kenan'ı oyundan çıkarttı. Takım canlandı.
1-2 oldu...
2-2 oldu...

Ve sonunda 3-2...

Bu hissi tarif etmemim imkanı yok. Uzun zamandır yaşadığım en güzel şeydi diyebilirim.

Forumlarda zaman zaman konuşuluyor, taraftar takımı nasıl ateşler, maçı taraftar nasıl alır diye. Buyrun, bu maçı tribünlere "ders" diye izletin.

Bu takımın taraftarı 0-2'lik maçı 23 dakikada alır, aldırır. O kadar!

10.Haftanın Ardından...

Bu hafta rakiplerin puan kaybedip, bizim 0-2'den 3-2 kazanmamız bal oldu, şeker oldu. Şu an 2.sıradayız. Bu takımın taraftarı mutlak şampiyonluk bekliyor. Sadi Hoca "3 hafta sonra lideriz" demiş. Artık olalım, bir daha da bırakmayalım.

Şimdi rakip Çanakkale...Deplasman yolu göründü yine...

Bafra Cinayetleri...

Haber Hürriyet'ten :

"3. Lig takımlarından Bafraspor kulüp binasına 3 kişi silahlı baskın düzenledi. Saldırıda kaleci antrenörü İsmail Kurt ve Teknik direktör Sedat Gezer hayatını kaybetti. Ağır yaralanan Kulüp Yöneticisi Engin Özarslan ise hastanede ameliyata alındı. Kanlı baskının nedeni konusunda çeşitli iddialar ortaya atılırken, saldırgan ya da saldırganların "Bahis Mafyası" olabileceği öne sürüldü..."

Biz çocukken 9 kat kames toplarımız vardı ve dizlerimizde yaralar. Beton üzerinde yapılan mahalle maçlarının, sokak başından bir araba göründüğünde kesintiye uğramasıydı canımızı sıkan. En çok Prekazi olunuyordu o dönemlerde ve Rıdvan ve Feyyaz. Ve Adana sokaklarında Füze Selami ve Bafra sokaklarında Hami olunuyordu biliyorum.

Ne ara üzerimizdeki pazardan alınma yünlü çakma formaları çıkarıp siyah takım elbise - beyaz gömlek - açık bağır üçlüsüne geçtik ki biz...Ne ara maçların en büyük "bahisi" gazoz olmaktan çıktı?

Bizim yüzümüzde, hangi takımı tutarsak tutalım, hep Monaco maçı bitiminde bayrak taşıyan Simoviç gülümsemesi vardı yahu...Dudaklarını çemçürtüp sert baktığını zanneden ebleh Polat Alemdar somurtuşu nereden girdi ki hayatımıza?

23 Mart 2008

bu gemi ne zamandır burada?

O esnada Cebeci Stadı'ndaydık, aklımızı "oraya" endeksleyip en azından boğazımıza kelimeleri haykırabileceğimiz, çimin kosunu duyup "sanki oradaymış" gibi yapabileceğimiz bir mekanda... Aslında bu maçı sanki 5 Ocak'a gitmiş gibi yaşayan mustava anlatmalı, onun gözlerinden çıkan ateş, kulaklarından çıkan duman ve maç 3-2'ye geldiğinde akan gözyaşları anlatmalı bu maçı. "Çanakkale'ye gitmenin şimdi bir anlamı oldu" diyen bakışlar anlatmalı, omzumdaki el anlatmalı... Beni soğuk mağaramdan çıkaran o sarılma anı anlatmalı.

Demirspor, yıllar sonra 2-0'dan 3-2'ye maç çevirdi. Bu bir dönüm noktası olmalı; talih artık dönmeli; artık virtu, fortuna'yı kontrol etmeli!

Maça gidenlerin söylediği ortak bir şey var; maçı taraftar kazandırdı. 65'ten sonra kan gitmeyen kaslara, beynin hükmetmediği kaslara kulaklardan giren sesler hükmetti. Bu takım isterse her maçı kazanabileceğini bir kez daha ortaya koydu.

Teknik taktik hikaye, biz bu şampiyonluğu şiirlerle alacağız:

"bu gemi ne zamandır burada
çoktan boşaltmış yükünü
gece de olmuş, rıhtım da bomboş
mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa
arkada, güvertede
ah, neresinden baksam sessizlik gene.

yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye
içerde üç beş kişi
yalnızlık üç beş kişi
bir kadeh rakı söylerim kendime
bir kadeh rakı daha söylerim kendime
-söyle be! ne zamandır burda bu gemi
-denizin değil hüznün üstünde.

belki yarın gidecek
bir anı gelecek bir başka anının yerine

insan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine"
(edip cansever)

Bu gemi, artık şampiyonluk denizine girecek! Mavi denizle lacivert gökyüzünün birleştiği ufuğa gidecek!

22 Mart 2008

şeker gibi bi gün olsun

Bak şimdi kafamız şeker gibi, vertumnus bilir, yarın da öyle olsun! Pazartesi manşetler en klişe, en bilindik, en kullanıla kullanıla eskimiş başlıkları atsın ve şunları desin: "Demirspor, Şeker Gibi"; "Şeker gibi 3 puan"; "Şimşekler Şeker'i yedi"...falan filan... Yarın sabahki baş ağrımız kalp ağrısına dönüşmesin ne olur; o boktan pazar akşamlarını mutlu edecek bir şeyler olsun yarın; güzel bir gün olsun baharın ilk haftasonu, "yeni gün" bize yeni bie dönem getirsin; çok mu şey istiyorum...

20 Mart 2008

Lightenşen...Lieştensin...Leşteşnen...Hay Güzel Allahım Ya!

Ümit Milli Futbol Takımımızın 26 Mart'ta oynanacağı grup elemeleri maçının Adana 5 Ocak Stadı'nda olacağı belirtilmiş.

Bu güzel haber. Kötü haber şu, rakip : Liechtenstein. Futbol anlamında "kötü" değil bu haber elbette. Ülkenin ismiyle alakalı.

Telaffuzundan tiksindim yemin ederim. Şu bloga ilk kez ulusal takımla ilgili haber yapıyoruz, gelecek ülkenin ismine bak...Şans...

Bu arada 2004 yılı nüfusu 34,000 küsürmüş Liechtenstein'ın. Adana 5 Ocak Stadı'nı bilenler için söylüyorum: yan durunca o ülke sığıyor stada arkadaşım.

Neyse, hoşgeldiniz diyelim madem deplasman yapacak olan varsa...

Bandiere a due aste (yahut sopalar elimizde, pankartlar belimizde...)



Sopalı pankart (bir Serdanka tabiriyle: İtalyan Pankart) bir Ultras icadı olarak, tribüne en çok yakışan şeylerden biri. İtalya'dan başlayarak hemen hemen tüm dünyaya yayılan bu icadın alamet-i farikası başlarda el yapımı olmasıymış. Herkes evinde kendi "bandiere a due aste"sini hazırlar, boyar, üzerine kendince bir şeyler çiziktirir, iki tane de sopayı saplar maça getirirmiş. Hal böyle olunca, tribün tam bir cümbüş yerine dönüşürmüş tabi. Zamanla dijital baskı çoğaldıkça el yapımları da nispeten azalmış. Ancak, dijital haliyle de bence sopalı pankart hala o güzelliğini koruyor.

Fotoğraflar, Mersin maçından. Maçtan takriben 1 hafta kadar önce Ankara Tayfası olarak "Ya sopalı yaptırsak/yapsak aslında, nefis olur" diye konuşuyorduk. Mersin maçında Serdanka, tribünden aradı : "Beyler, sopalıları yapmışlar" diye. Adana Demirsporlu olmak böyle bir şey işte. Sen daha aklından geçirirken, birileri onu gerçeğe dönüştürüyor.


Peki, sopalılar bu haliyle kalacak mı? Bence kalmamalı. Son derece açık bir alan bu, kullanabileceğimiz. Aklıma ilk gelen (fotoğraflarda da ilk aradığım) yanyana 3 sopalı pankart oldu: A, D ve S...En kısa zamanda bunu yapabiliriz bence. Ha, futbolcu fotoğraflarını kullanmak kötü mü? Hayır elbette değil. Ama zamanla daha da renkli hale getirebiliriz.


Ancak, Ankara Tayfası olarak şu temel problemle karşı karşıyayız: Ankara'da stadyumlara sopa sokamıyoruz! Gaziosmanpaşa deplasmanında da bayrağımızın sopasını almışlardı. Karabük'te ses etmediler...Çanakkale'de bir denesek mi acaba??? Ne dersiniz ?

Şu meşale mevzusu...

Meşalelerin, stadyumlarda kullanılmasının belirli bir tehlikeyi de beraberinde getirdiğini kabul ediyorum. Hem seyirci için, hem futbolcu için. Amma velakin, görsel açıdan da çok güzel görünüyor be kardeşim...

Buna bir çözüm bulunmalı. Oturup meşale üreticilerinden "kendinden emniyetli, atılınca sönen, dumanı zehirsiz meşale" beklemek biraz yersiz olacak (varsa girişimci bir arkadaş, buyursun hemen) Stadyumlara dev kültablaları monte edip "Lütfen meşalenizi buraya söndürünüz" demek de olmaz. "Meşaleli Tribün" belki olabilir, iyi önlemlerle...Bir yerden bir çıkış yolu vardır eminim. Maçlar, meşalelerle daha güzel...

Antremanlar da öyle ! Mersin maçı öncesi Şimşekler Grubu, hem takıma destek vermek hem de henüz yeni gelmiş Sadi Hoca'ya bir merhaba demek için antremandaydı...Görüntü enfes, tellerin üzerine çıkmış oturanlar ayrı bir hoş görünüyor bence (fotoğrafı büyütüp bakmanızı tavsiye ederim)

Adana'nın eline sağlık olsun...

18 Mart 2008

Disconnectus Doctorus!

"Blog"un "kişisel" olma özelliğinden faydalanıp yazayım dedim. Yarın Disconnectus Erectus'u şehiriçi bir deplasmana yolluyoruz. Rakip zorlu olabilir, lakin bizim forvetimiz de defansımız da koç gibi. Disconnectus gidip sınava girecek, doktorayı alıp gelecek!

Mezuniyetinde de biz, bu kepten yaptırıcaz ona. Futbol sahalı, Cartman'lı...

(Beyler, haydi biiiiir-kiiiii-üüüüüüç)

Disconneeeect yeterlik'te dağıt jüriyiiiiii
Disconneeeect yeterlik'te dağıt jüriyiiiiiiiiii
Doktoraaaaa görmedeeen gömme sen biziiiii
Doktoraaaaa görmedeeen gömme sen biziiiiiiiiiii

Akın var akın güneşe akın ....

"Ben mutlu olmak istemiştim, sense sadece aşk
ve ben yüzümü kaybetmiştim aynı
senin
kendini kaybettiğin gibi...."

Benim için anlamı daha büyüktü aslında bu maçın... 16 mart'ın... Gazipaşanın... Benim için bir hasretin bitişiydi... Bir diriliş vardı benim için. Yavaştan esen rüzgar vardı damarlarıma giren ama mavi bir fırtına biriktirmek isteyen yüreğim rüzgarlara doymuyordu...

Yerim yurdum belli benim ; "Kiremithane.." Bizim ev eski çolak bulvarı şimdiki Mustafa Kemal Paşa Bulvarı üstünde, ne hikmetse ordan stada yakın sadece mavi otobüsler geçiyor :) Allah'ın işi işte... Ben otobüse bindim cemalpaşa sapağında indim başladım köprüyü yayan geçmeye ama tren yolları hep bende birşeyler canlandırır,az biraz üzer, gurbet demektir çünkü ama yine de umuttur. Bizim içimizde olduğu gibi. Neyse Mustafa o kadar fazla yazdıydı ki Kazım'ı , uğramadan edemedim [yalan söylüyorum ben Kazım'a uğramassam, bir muzlu süt bir sucuklu tost yemesem Adana'ya geldim diyemem :)] Tıkınmadan sonra cügara tellendirme safhasına geçtim. Yavaş yavaş stada doğru ilermeye başladım, tek tük olan lacivert atkılar çoğalmaya başladı, yaklaşıyorum dedim ;"Kuzey Kale Arkası..." her yer mavi-lacivertti heryerde bira şişeleri ve sarhoş olma haklarını maça saklayan insanlar topluluğu, insaniyet namına biriktirdiklerini bir kalemde Demirspor için harcayabilecek ama yine de takımları için her zaman "erkekçe duran" adamlar topluluğu ; "Şimşekler..."

Kale arkası biletinin kalmamış olduğunu öğrendiğim sırada "Normal" :) Demirspor'lu olan bir arkadaşım aradı maça giyoruz gelsene dedi güldüm, asıl sen gel dedim, onlara ve kendime Kapalı'dan bileti aldım ve kapalıdaki ambiyansın bir nevi ; ufak doz kale arkası + maraton olduğunu söyleyebilirim. Bağırmaya boğazlarını yırtmaya,kendisini kaybetmeye kararlı adamlar topluluğunun yanı sıra maçını izlemeye gelmiş ancak çoşulması gereken yerlerde tezahüratı kökleyebilecek, gaza gelme potansiyeli yüksek insanlar topluluğu...

Bileti almadan önce Zeki'yi gördüm sonra Sezcan'ın yanına gittim Zeki sayesinde. Sezcan çekime devam ediyordu, e böyle malzeme bolluğunda oscar alınır be azizim ;) Sezcan çekim yaparken ufak bir polis boşaltması sonrası hatta Sezcan'ın 5. biradan sonraki dillere destan röportajının[Şimdi sorun halen Kent TV mikrofonlarına ne söylediğini tam olarak hatırlamıyor olabilir :D ] akabinde bir köşe bulduk oturduk. Cevval bir Demirspor sohbeti yaptık , fotoğrafı çektik anları ölümsüzleştirdik.
Sonra stada girme vaktimiz gelmişti biz Kapalı C Alt'tan bilet almıştık ama ufak bir organizasyonla Kapalı C Üst'e kendimizi transfer ettirdik :) Dedim ya tribünler çok güzeldi hemde çok renkliydi. Birkaç foto ile yazıyı renklendirme vakti :)

Alttaki fotoğraf Adana Demirspor Taraftarının Türkiye'ye İtalyan tribünlerinden taşıdığı ama ismini bilmediğim bir pankart çeşidi. Ben buna "İtalyan Pankart" diyeceğim. Bunu daha önce düşünmüştük Ankara Tayfası olarak -Onur hatırlar:)- ama Şimşekler bizden önce düşünmüş helal olsun :)

Şimdiki fotoğraf hakkında yorum yok, bunu en iyi Hakan Hoşcan anlar :) Abimizin ismi Koray. Burdan saygılarımızı sunuyoruz ona... Ancak iki kolu birden kırık bir adamın en nihayetinde "kırık bir şekilde" :) Demirspor'u sevmesi lazım bu halde maça gelmesi için :) Kutluyoruz onu, hep gelsin hep gelsin, çocukları da getirmeye devam etsin :)

Maç başadı en nihayetinde ama maça dair anlatılabilecek çok fazla şey olmadığını söylemek zorundayım... Ya bizim futbolcular ; "Bu adamlar her maç bağırıyor, önemli değil biz oynamasak da olur.." diyolar - ki bu olasılık şaka bile olsa canımı sıkıyor - yada bir şeyler eksik kimse bulamıyor... Allah Sadi hocaya buldurur umarım...
Bu maçtan anlatılabilecek tek şey seyirciydi... ADS'ydi... Rafetti... Sezcan'dı... Şimşekler'di... Ama inanın maç değildi anlatılacak olan... 90+4'de Özgür Nasuh'un vuruşu gol bile olsa,Erhan Çatalçam o kafa ile gol bile yapsa,Serkan ortaya çevirmek yerine kaleye vurup gol bile atsa bu durum değişmezdi inanın... Mersinli Şeytanların açtıkları çirkin pankart ve o sırada bizim tribünlerin hep bir ağızdan ettikleri kısa süreli küfürler bile konuyu değiştiremez inanın... 16 Mart'ta çok kötüydü Mavi Şimşeğimiz... Bir kanadı kırıktı Demir Kartal'ın... Uçamadı...
Geriye kalan bir avuç kül, bir avuç dumandı... Ama hala zafer bekleyen yürekler vardı inanan...

video

O gün ordaki binlerce kişi akın etti bahar havasında güneşe ve içtikleri su gibiydi yürekleri zaferin ateşinde... Ama dedik ya bitmedi daha güneşler ve hasretle bekleyen yürekler .. Bitmedi ... Umut bitmedi...
"Akın var akın güneşe akın,
Güneşin zaptı yakın..."

Adana Demirspor - Mersin İ.Y. : 0-0 (16.03.08)

Maça Ankara Tayfası'ndan Serdanka'yı yolladık, maç yazısı ona ait, harika yazmış sağolsun...

"Akın var akın güneşe akın..." - by Serdanka :

http://demirgibiyiz.blogspot.com/2008/03/akn-var-akn-gnee-akn.html

Bu işi sevdim ben, giden Ankara'ya dönünce döktürüyor. Adanaspor maçında da Mustava gidip gelip yazmıştı. Enfes bir üçleme, hatırlamak gerekirse;

"The Zeus Dayı Triology" - by Mustava

Episode-I:

http://demirgibiyiz.blogspot.com/2008/03/5-ocak-derbisi-episod-i.html

Episode-II:

http://demirgibiyiz.blogspot.com/2008/03/5-ocak-derbisi-episod-2.html

Episode-III:

http://demirgibiyiz.blogspot.com/2008/03/5-ocak-derbisi-episod-3.html

9.Haftanın Ardından...

Ligde ilk yarı sona erdi, ara verilmiyor. Bu hafta Şeker maçıyla devam. Birinci ile aramızda 5 puan fark var. Bu bardağın dolu kısmı zira sonuncuyla da aramızda 5 puan fark var. Lig sonunda, kaybettiğimiz absürd puanlara yanmayı hiç istemiyorum. Üstüste galibiyet serisine başlamamız lazım artık...

İkinci yarı, her şey daha güzel olsun...

17 Mart 2008

"cehennemde iki devre"

Dün akşam Ankara Film Festivali'nde "Cehennemde İki Devre" (Ket Felidö A Pokolban)filmine gittim, tribün dergi forumundan arkadaşlar da vardı. Macar yönetmen Zoltan Fabri'nin, Nazi döneminde-1944 İlkbaharında- geçen ve Macar esirlerle Almanların yapacağı bir maça odaklanan bir çalışma. Führer'in doğumgünü münasebetiyle bir etkinlik düzenlemek isteyen Almanlar, kamptaki eski bir futbolcu Dio'ya (filmde İkinci Dio diye çevirmişler ama bizde Küçük Dio'ya denk gelir sanırım bu durum...) takım kurmasını teklif (emir!) ederler; Dio az buçuk top peşinde koşmuş esirlerden yarım yamalak bir takım kurar, bu aynı zamanda onlar için daha fazla yemek yeme ve kamp koşullarından kurtulma şansıdır. Tabii bu durum, kamp sakinleri(!) arasında huzursuzluğa yol açar; olaylar gelişir-takımlar sahaya çıkar-futbolcuların aklında ölüm korkusu vardır, yani akıllar sahada değil başka yerdedir; ama ortada kazanılması gereken bir maç vardır; bütün takımlar kazanmak için oynamalıdır-hele ki karşılarında onların esaretiyle iktidar kuran birileri varsa... goller geldikçe, başlangıçta onlara detek vermeyenleri bile çılgına çeviren bir sevinç yaşanır, evet bu bir isyandır-sınırlar zorlanır ve yıkılır, ancak sonunda faşizmin dediği olacaktır. Faşizm, oyunun kurallarını kendine göre uygular ve son sözü söyler.



Üstümde Demirspor tişörtü, aklımda öğlenki 0-0'lık Mersin maçının ve kanımda aç karnına içilmiş iki biranın can sıkıntısı varken tabii ki burada söylenecek sözleri düşünüyordum siyah beyaz kareler akarken perdede. Bir ölüm-kalım maçı oynayan takım, belki sonunda öleceğini bile bile bu maçı almaya inanan bir takım vardı ekranda... Bundan sonra bizim maçlarımız da böyle olmayacak mı? Çıktığımız her iki devre, cehennemden esintiler içermeyecek mi? Bu takıma gönül verdiği için cehennemden kombine alan mavi-lacivertliler 90 dakika boyunca günahlarının bedelini ödemeyecek mi? Olacak, evet hep öyle olacak, kalan 9 hafta bizim için çok sıkıntılı geçecek.

İlk devre bitti, ikinci devre başlıyor. Su dök başıma diyordu Dio, sonra çıkıp maçı aldı; biri artık su çarpsın yüzümüze, uyanıp şu maçı alalım! Artık futbolcularımızdan bizi bu deliğe tıkan bizi ne öldüren ne yaşatan korku imparatorluğuna karşı oynamalarını istiyoruz, artık onlardan tek vücut olmalarını istiyoruz, artık onlardan "biz kazanacağız" diye gümleyen top seslerini ufuklardan duyurmlarını istiyoruz birilerinin kulağına, biz kazanacağız, inanın buna ve oynayın! Merak etmeyin, sonunda biz size güller atacağız...

15 Mart 2008

5 Ocak Derbisi ( Episod 3 )

Artık stattayım, yanımda şimşekler grubundan Ernesto ve daha genç arkadaşlar var. Tellerin hemen önündeyiz. Maraton tribünü önümde Olimpos dağı gibi yükseliyor. Tabii dağın tepesinde tanrıların kralı Zeus’un oturduğunu biliyorum. Elinde çakan bir şimşek ile gözdağı verdiğini, huzuruna aldıklarını bakışları ile korkuttuğunu biliyorum. Mekan Adana olunca, söz konusu yaşlıca birisi olunca, bu kişi “kral” olsa bile, kendisine “dayı” diye hitap edilir. Biz de koskoca tanrılar kralına “dayı” diyoruz, aslında hem Zeus’u Adana’lılaştırıyoruz, hem de mitoloji ile inceden kafamızı buluyoruz belki de.



Yukarıda Demirspor’un sahaya çıkışını bekleyen Zeus Dayı ve hemen yanı başındaki dev “Adana Demirspor’ludur” pankartlarının yanı sıra tüm koltuklara mavi lacivert kartonlar yerleştirilmişti. Ayrıca şimşekler grubu maça giren herkese mavi balonlar ve şahane bir tribün organizasyonu gerçekleştirebilmek için yapılması gerekenleri içeren bildiriler dağıtıyordu. Bildiride balonların ne zaman şişirilip havaya bırakılacağı, mavi lacivert kartonların ne zaman açılacağı, taraftara düşen görevler açıklanıyordu. Tarihi ve tribünü ile büyük olan Adana Demirspor, bu derbi maçında da belki de sahaya 1-0 önde çıkıyordu.

Karton organizasyonunun tam anlamıyla gerçekleşebilmesi adına provalar yapıldı, mavi ile lacivertin birbirine karıştığı noktalara müdahale ederek homojenliği önlemeye çalıştık. Çalışılan alanın büyüklüğü ve kalabalık her noktaya rahatça erişmemizi engellese de elimizden geldiğince düzenli bir dağılım elde ettik diye düşünüyorum. Kafamı asıl karıştıran ise büyük pankartların açılmasıydı. Neyse ki korktuğum olmadı; Adana’lılar Dayıyı ve diğer pankartımızı el üstünde tutmayı bildiler (resimlere önceki postlardan ulaşmak mümkün). Maç başlayasıya kadar pankartlar için yukarıdaydım, ancak planım aşağıya inmekti, kalabalıktan dolayı 5. dakikada aşağıya inebildim.

Bu arada maç öncesi Rafet’in üçlüsü üzerine sahaya atlayanları (iki taraftan da) kesinlikle tasvip etmiyorum. Zaten bu olaylar hakkında fazla konuşmayacağım. Sadece değinmek istediğim şudur: başka bir derbide, örneğin bir İstanbul derbisinde, sahaya böylesi tecavüzler sonrası maç oynanabilir miydi? Ya da oynansa bile maç tamamlanabilir miydi? Bu açıdan iki tribün de güzel sınav vermiş ve maç küfürleşmeden, birbirini taşlamadan sona ermiştir.

Tekrar maça dönersek; 5. dakikada aşağıdaydım evet ama kalabalıktan dolayı en aşağıdaydım. Yani tüm telleri dolaşan pankartların seviyesindeydim. Tam yerimi belirtmek açısından ; "Gurbette Demir Gibiyiz" ile "Aşkın Rengi Masmavi" pankartları arası. Pozisyonları anlamak bir yana topu dahi göremiyordum. Beraber maç seyrettiğim eşim ve arkadaşım da durumdan oldukça şikayetçiydi elbette. Yine de 7.dakikada bulduğumuz gol sayesinde kötü görüş açımızı sineye çektik. Devre arasında ise insan selini yara yara bu sefer de maratonun en tepesine çıktık. İki devrede iki farklı dünyadaydık sanki.

Oynanan futbol üzerine konuşmak yersiz, iyi futbol beklentim yoktu. 3 puan gerekli ve yeterliydi, öyle de oldu.

Adana Spor tribünlerine de değinmeli aslında. Yapılan tezahüratları çok duymadım, daha doğrusu zaten gürültünün içinde olduğumdan duyamadım. Bir de maçın stresi eklenince iyiden iyiye gözden kaçırdım. Yine de kapalı tribün ile kale arkasının kesiştiği noktada –şimşekler grubunun simetriğinde – turbeyler iyi destek verdiler kanımca. Sesten ziyade görsel öğeleri daha net seçebildim haliyle, ve kale arkasında boydan boya açılan bez pankartı (Şehr-i Turuncu) başarılı buldum. Yalnız içerdiği mesaj daha özgün olabilirdi. Şöyle ki, “Adana Demirspor’ludur”a anti tez olarak hazırlandığı belliydi. Haddim değil belki ama o büyüklükte bir “Adanaspor” yazısı daha vurucu olabilirdi.

Güneşten yandığımızı belirtmek gerek bu arada. Yanımıza şapka almak iyi bir fikirmiş. Maç sonu tekrar Kazım Büfe’ye uğradık. Yengen, kaşarlı, vişne, şalgam…

Her şeyiyle çok güzel bir hafta sonu geçirdim. Umarım ikinci yarıdaki derbiye de gelebilirim. Belki ikinci yarıda bu blogun yazarları tam kadro 5 Ocak’ta olurlar da tüm izlenimleri benden bekleme gafletinde bulunmazlar. Akıllı çocuklardır onlar.

Ama öncelikle önümüzde gidilecek deplasmanlar, tepilecek kilometreler var …