25 Haziran 2010

Yoldaşlar dönüyor, Diego'yla yola devam...

Dünya Kupası başlarken gönlümün Kuzey Kore'den yana olduğunu söylemiştim. Halk futbolu, endüstriye karşı sahaya çıkacaktı. Çıktı da, hatta ilk maçta son derece güzel bir futbolla Brezilya'ya 2-1 yenilmesine rağmen önemli dersler de verdi. Ardından talihsiz bir Portekiz yenilgisi (7-0 diyim bilmeyenler için) ve en nihayetinde bugün Fildişi'ne karşı alınan bir de 3-0'lık skor. Velhasıl, bir araba gol yedi yoldaşlar, memlekete dönüyorlar. Ama mesele bu değil...

Mesele, bir karakter meselesi. Dünya Kupası'nın en "sol", en "kırmızı" renginin kendine has bir tonu kupaya bırakıp bırakamaması meselesi. Yoldaşlar bence bunu son derece güzel becerdiler. Temiz futbolun, hakemle oynamamanın, centilmenliğin, sportmenliğin, vatan sevgisinin bu kupadaki en önemli temsilcisi oldular. Futbolun güzel kısmının artısı komünistlerin hanesine kaydedildi. Teşekkür edelim buradan kendilerine...

"Aman da Kuzey Kore'ymiş de, ne yapabilirmiş de, 7 gol yemiş de" diyecekler için Kuzey Kore U-17 ve U-20 Kadın Milli Futbol Takımları'nın 2 farklı dünya kupası şampiyonluğu bulunduğunu hatırlatayım geçmeden önce. Halk futbolu, halka yaygın futbol ve dahi "Kadın Milli Takımı" üzerine düşünmek isteyenler tam olarak bu noktadan başlayabilirler belki de...

Gelelim kupanın geri kalanına, bir önceki yazının yorumlarında da bahsi geçtiği üzere kalbimiz artık yalnız ve yalnız Diego'ya emanet. Dünyanın en sıkıcı insanı Pele bir yandan, onun takipçisi Fabiano bir yandan yine kısıtlı zeka kapasiteleriyle laf atmaya başlamışlar Maradona'ya.

Fabiano attığı gol sonrasında "Bu da Tanrı'nın eliydi" demiş. İnsaf artık, o müthiş sözün üzerinde yıllar geçmiş ve elle atılan bir başka gol sonrasında bulunabilen en yaratıcı söz bu mudur yani? "Ben de sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim" pankartı yaptıran o tuhaf belediye başkanına benziyorsunuz...Off Maradona olmak bu anlamda gerçekten can sıkıcı olsa gerek, etraf bunlarla dolu zira...

Neyse, fazla uzatmadan bağlayalım. Kupa, en çok yakıştığı ellere bir kez daha gitsin umalım...



en uzak mesafe...



Dört yıl boyunca tüm dünyadan en iyi futbol takımlarının katıldığı bir turnuvayı can havliyle bekliyorsun. Bu bekleyişine rağmen birileri en çok keyif aldığın tribün ambiyanslarından olan "seyirci çoşkusunu", "özel ülke tezahüratlarını" -ki arjantinliler yıllar sonra 'argentina' bağırabilecek kadar çoklardı- senden çalıyor. Hemde garip bir enstrüman benzeri "boru" ile. "Futbol kültürüne sahip olmak" diye boşuna bas bas bağırmıyoruz. Bu organizasyon nijerya'da olsaydı böyle başarılı bir şekilde finanse edilemezdi ama orada en azından "tam tam" sesleri ile çoşkulu seyirciler görmemiz G.Afrika'daki hilkat garibesi tribünlerden daha fazla heyecan verici olurdu. En azından milli marşlar sırasında susarlardı ve en azından basın mensuplaryla takım otellerine eli silahlı adamlar girip soygun yaptığında "Burası Afrika'nın göbeği napalım yani?" deme lüksüne sahip olunurdu. Hepsinden mükemmeli Nijerya gibi bir Afrika futbol ülkesi hem futbola hemde heyecana doyardı. Bunların hepsi varsayım ve gerçeklikle alakasız kabul ediyorum ama şunu da soruyorum ; Bu turnuvada favorilerin 1. turda elenmesi, maçların çok denk geçmesi ve K.Kore'nin turnuvada yer alması haricinde ambiyansa yönelik bir kez heyecan duymadıysanız ölümsüz şair Can Yücel hepiniz için yazmış oluyor bu satırları;


En uzak mesafe
ne Afrika'dır,
ne Çin,
ne Hindistan,
ne seyyareler,
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan...
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan.....

24 Haziran 2010

Yönetim ve Başkanlık Meselesi...

Alışık olduğumuz bir yönetim kriziyle başbaşayız yine. Olağanüstü kongrelerimiz, olağanlaştı; bunların ertelenmesi ve bir türlü liste çıkmaması da... Herkes birbirinin manevrasını kolluyor. Çünkü birçokları iş yapmak derdinde değil, sadece iş yaptırmamanın planlarını yapıyor. Başımıza geldi biliyoruz; yapmak yerine yaptırmamayı-engellemeyi tercih edenler çoğunlukta. Demirspor kazanı, kendi çocuklarını kaynatarak fokurdamaya devam ediyor.

Kulislerde ne olup bittiğiyle ilgilenmiyorum. Ben, taraftar olarak-istikrarı tercih edip, Bekir Çınar'ın kalmasından yanayım. Planladığı birçok işte başarısız olmasına, kendine destek verenlerin kalbini kırmasına ve onları yarı yolda bırakmasına rağmen, şu anda Bekir Çınar'a tercih edebileceğimiz kimse yok. Başladığı işleri bitirmek ya da telafi etmek için yeni bir fırsat verilmeli. Herşeye en baştan başlamaktansa, buradan devam etmek iyidir.

Yine de kim gelirse gelsin, benim beklentim, cebindeki para kadar hareket etmesi. Gelsin ve bütçesini açıklasın. Cebinde 10 lira varsa o kadarlık takım kursun. 5 lira verebileceği oyuncuya 15 lirayla anlaşma yapmasın. Alabileceklerini, parasını verebilecekleri alsın, altyapıdakilerle güzel bir harman yapıp takımı sahaya çıkarsın.

Yönetim meseleleri üzerine tonlarca laf ettik. Artık aynı şeyleri söylemekten yorulduk. Bu kongrenin de son iki-iç yıldır olanbitenden bir farkı yok. Blogtaki yönetim etiketine tıklayarak eski yazıları okuyabilirsiniz. Söylenecek yeni birşey yok. Geçmişin doğru bir analizini yapmak lazım: Nerede hata yapıldı ve hangi hatalar ısrarla tekrarlandı? Özetle;

* "Bize kimse yardım etmiyor-kimse sahip çıkmıyor-zenginler/vekiller vs. bize yardım etsin" diye sürekli hayıflanmayan bir yönetim. Evet, destek isteği gerekli; evet; Adana kenti, içler acısı bir durumda ama sürekli desteksizlikten şikayet eder olmak da bıktırıcı.

* Kimseyi tek adam pozisyonuna sokmayan bir yönetim. Aytaç Durak gitti. Yeni bir padişah aramayın.

* Taraftarla diyalog içinde olan ama bağlantısı ne olursa olsun başkan-taraftar ilişkisinin ötesine geçmeyen bir yönetim. Başkanlık koltuğu ile taraftar arasında bir mesafe olmalı. Başkanlık devletse, taraftar sivil toplumdur. Başkanlar desteklenir, eleştirilir, onla iletişim kurulur, birlikte çalışılır ama başkandan çok başkancı olunmaz. Olunursa, geçmişteki başkanlarla yaşadığımız sorunlar tekrarlanır.

"Efsane başkan" Adem Atılgan'ın yaşadığı "eksen kayması"; "Aytaç Baba"nın sağkolu Mustafa Tuncel'in kırmızı-lacivert kravatı ve yarattığı borç batağı, tribünün içinden gelen Mehmet Gökoğlu'nun yaşattığı hayalkırıklıkları unutulmamalı. Aynı şekilde Bekir Çınar'la kurulan bağ da gözden geçirilmeli. Ki Bekir Çınar kalacaksa da yenisi gelecekse de aynı hatalar tekrarlanmasın...

19 Haziran 2010

Altın Kozalak 2010

Altın Koza Film Festivali, bu yıl bazı dar görüşlülerin elinde heba oldu. Sinema ile eğlenceyi eş tutan zihniyet, tam da Filistinli sinemacıların özel konuk olduğu bu yılki programı "ileri" bir tarihe erteledi ki aslında birçok sinema otoritesi bunu iptal olduğu konusunda hemfikirdi. Umarım yanılırız.

Festivale paralel olarak her yıl bugünlerde biz de Demirspor'a dair, tersinden ödüller dağıtıyorduk; hak edenlere teşekkürlerimizle değil teessüflerimizle...

Açıkçası bu yıl, ödül verecek kimse bulamadım. Taraftarı, yöneticisi, futbolcusu-herkes görevini layıkıyla yaptı. Helal olsun size!

Bu yıl -vertumnus'un önerisiyle- tek bir ödül veriyorum: Bir arada kalmayı beceremeyen bize, Ankara Tayfası'na. İğneyi başkasına, çuvaldızını kendimize, böğrümüze batırıyorum. Bu ödül, bizi başarılarımızla değil eksiklerimizle, doğrularımızla değil yanlışlarımızla yargılayan ve iyiniyetimizle değil kendi önyargılarıyla bizi yanında hisseden herkese gitsin. Aferin bize!

Altın Kozalak Büyük Ödülü: 2010 yılındaki Ankara Tayfası.



2009 ödülleri için tıklayın.

2008 ödülleri için
tıklayın.

18 Haziran 2010

Perşembe Konukları #26-"Antalya İzlenimleri"

---
Birkaç dakikayla cumaya sarkmış bir perşembe konukları yazısı. ODTÜ'lü akademisyen arkadaşımız Müslüm, Antalya'daki izlenimlerini bizimle paylaşıyor.
---


Hikayemin başı birçoğunuz için tanıdık gelecektir: Yapılmayı bekleyen bir ton işin arasında ziyaret edilen yerel haber siteleri, spor blogları ve sonuç olarak uyanan orda olmalıyım duygusu... Ek olarak, Tarsus ve Gençlerbirliği maçlarını saymazsak, bu bünyenin hiç deplasman havası solumamış olduğu gerçeği de imdada yetişince kendimi ikna etmem zor olmadı diyebilirim.

Sonuç olarak apar topar Antalya’nın yolu tutuldu ve bir gün önceden akraba evine konuşlanıldı. Maç günü erkenden Adana’dan gelen kafileyle buluşmak üzere, Livorno-ADS atkım ve kulaklığımda Bandista’nın ezgileriyle stada doğru yola çıktım. Biraz saatin erken olmasından, biraz da bu keyfi biraz daha uzatmak istememden yürümeye karar verdim. Yaklaşmaya başladıkça stada, ikişer üçer kişilik gruplar halinde Demirsporlularla karşılaşmaya başladım. Stadın önüne geldiğimde ise sağlı sollu oturan, uzanan kalabalık demirspor taraftarıyla olağan bir maç günü 5 Ocak Stadı manzarası vardı. Birazdan kıpırdanmalar başlıyor yavaştan. Ufaktan tezahüratlar, “Buraya gelmeyen Mersinli olsun” türünden psikolojik baskılarla(!) oluşturulan küçük gruplar ve bildiğim tezahüratların yanında kulağıma çalınan yeni bestemiz: “aleme rest çek”.

Maç saatine kadar ne yapacağımızı düşünürken, stadın kapısında bir sürprizle karşılaştık. Bizden önceki maça Demirspor taraftarlarının alınması yasaklanmış. Emir büyük yerdenmiş, ne yapalım, ünümüz bizden önce gelmiş demek ki. Bu arada yanımıza gelip gayet kibarca daha ne kadar burda kalacağımızı soran polisleri de unutmamam lazım. Onların da duaları kabul oldu sanırım. Sessiz sedasız tamamladılar maçları, bizden sonra. Başarısız giriş denemelerimiz sırasında, kapıdaki güvenlike biraz muhabbet kurmayı başardım ve sordum: “Üç büyükler dışında ortalama kaç kişiye oynuyorsunuz burada?” Cevap, “Valla, her maçı dolduruyoruz” şeklinde geldi. Pek inanmamıştım girip stadı görmediğim için, girince ilk şaşkınlıkla beraber hak verdim. Çünkü sahasıyla, tribünleriyle bizim gençlik stadının bir eşiydi resmen. Bırakın 5 Ocak’ı, ODTÜ Devrim’le bile başetmesi zor, o kadar söyleyeyim. Bombeli kendine has görünümüyle maraton, ekran hakikaten şişman gösteriyor dedirtiyor.

Stada girmemeyi çok takmadık, çocuklar da gelmişken yüzmek istiyorlardı. Hemen parkın yanından denize indik. Saçsız, orta yaşlı bir adam şezlongda uzanmış halde gelin bakalım, beni tanıyor musunuz diye sordu? Meğerse asbaşkanımız Erdeniz Çelebi’ymiş. Arkadaşlar denize girerken kısa bir sohbet imkanı buldum.

Yavaş yavaş stadın önüne gelirken, yasağın(!) da erkenden kalktığını ve bizi de içeri almaya başladıklarını gördük. Karşıda da bir hareketlilik var o dakikalarda, 250 kadar Tavşanlı taraftarı da geldi maça. Ve maç başlıyor, iki birbirine denk takımın mücadelesi gibi. Belki onlar, biraz daha iyi ilk yarıda. İlk yarı sonunda mutsusuz, herkes söyleniyor.

Devre arasında yanımızdaki bir adamla sohbete başladık. Tekelciymiş, “Adıyaman çadırından”. Antalya’ya çalışmak için gelmiş, akrabaları aracılığıyla bir iş bulmuş şimdilik. Ne olacak peki durumunuz diyorum? Bekliyoruz diyor. Bir de lafını koymadan edemiyor en son: “Ah biz çıkacaktık ki kesin yenerdik bu Tavşanlı’yı”.

Oysa biz ikinci yarının başına çok daha etkili başlıyoruz. Hatta, şutlar, kaçan pozisyonlar derken, uzunca bir süre tek kaleye dönüşmüştü maç. Şimşekler yine maç boyunca susmazken, gözüm tribünün güney tarafında bulunan 1000 kadar taraftara takıldı.formasıyla, atkısıyla antalyalı olmadıkları belli olan bu grup sadece oturup seyretti. Aynı tanıdık manzara, bilmiş tipler eleştirel gözlerle izliyorlar maçı. İsterse bedava olsun, insan 12 saatlik yolu çekirdek çitleyip maç seyretmek için gelir mi diye sormadan edemedim. Bu arada 100-150 kişilik Antalyaspor taraftarının hakkını yememek lazım. Hiç susmadan 120 dakika destek oldular bize. Tayfun’un yüzde yüzlük denilen pozisyonunu maalesef göremedim o hengamede. Açık bir penaltıyı ise hakem es geçti. İkinci yarının ortaları zaten Tavşanlı’nın sahada durduğu, tükendiği dakikalardı, her şey son vuruşa kalmıştı, ama bir türlü gelmedi o son vuruş. Sonuç da tek ümidini penaltılara bağlamış gözüken Tavşanlı, maçı önce uzatmaya, sonra penaltılara götürmeyi başardı. Aydın topun başına geldiğinde, “Atamayacak” dedi yanımdaki arkadaşım, “Gelişinde hayır yok ki”. Malum önce Aydın, sonra kaleci Ömer umutları boşa çıkartınca o an herkesin dünya başına yıkıldı sanki. Donduk kaldık önce, sonrası ise küfürler, ağlamalar ve sahaya yağan koltuklardı.

O an önümdeki birine kaydı gözlerim, Başkandı. Yapmayın çocuklar dedi bir kaç kere, sonra o da yığılıp kaldı koltuklardan birine. Bu yılın acısı değildi bu belli ki. Yılların birikmişliği öfke, hüzün ve isyanla karışık kor bir alev gibi çıkmıştı tekrar. Apar topar vedalaştık. Otobüs yol aldı Adana’ya. Şimdi yine tek başımayım Antalya’da, saat on ikiyi geçti bu arada. Yolda maçı merak eden esnaflar önce şaşırıp sonra da “Hadi ya, koskoca Demirspor?” “Şu hale bak?”, “Ne, Tavşanlı’ya mı yenildiniz? gibi tepkiler veriyorlar. Yürüyerek dönüyorum yine, Levent Yüksel sesleniyor bu kez müzikçalarımdan:

“tut, asırlık umutlarla acılarla.
tut, bırakma peşini hayatın ateşini gel…
ah, akıp gider oyun akıp gider
devam eder hayat...”

(Haftaya: Antalya’daki Adanalılar, Karadenizli Futbolcularla sohbet ve Tavşanlı-Karadeniz maçı izlenimleri)

15 Haziran 2010

Yılmaz Güney



Tayfadan Jose Marti, Paris ziyaretinde, ünlüler mezarlığı olarak bilinen Pere Lachaise Mezarlığı'nda Yılmaz Güney'in kabrine de uğramış ve fotosunu göndermiş. Yılmaz Güney, 1984 yılında Paris'te vefat etmişti.

13 Haziran 2010

Bir Stadyumda Görülebilecek En Güzel Şeyler...

Üşüyorum...
Üşüdüğüm zaman en çok ayak parmaklarım acıyor benim...
Ayak parmaklarım tam şimdi çok acıyor...

İnce giyinmedim oysa ki...Evden çıkarken neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Neyle karşılaşacağımı bilmediğim günlerde sıkı giyinmek gibi bir alışkanlığa sahibim. En azından Söğütözü'ne Ankara'nın kar sonrası soğuğunda yürümek durumunda kalacağımı biliyordum. Sonrası meçhul...Konser iptal olabilir, tekrar aynı yol yürünebilir, "olay" çıkabilir, gözaltı olabilir...

Maltepe'de buluşuyoruz. 2 kişiyiz. Büfeden bozma küçük bir börekçide ıspanaklı börek yiyor..Ben büyük bardakta çay içiyorum. Ortak arkadaşlar aracılığıyla tanışıp, eylemlerde rastlaşıp, arkadaş olmuş 2 kişiyiz. Grup Yorum konserine gidiyoruz. Börekçiden sonrası yürüyüş. Maltepe'den Söğütözü'ne...Çok soğuk...

O zamanlar Yükseliş Koleji'nin şimdilerde TOBB'un üniversitesinin olduğu binaya geliyoruz. Saat erken henüz, binanın önünde beklediğimizin çok altında cılız bir kalabalık var. Onlarla birlikte beklemeye başlıyoruz. Etraftaki üniformalı polis sayısı bizden fazla, sivilleri de kabaca tahmin etmeye çalışınca gerçekten az olduğumuzu düşünüyorum. Bir duvar dibine çöküp sigaralarımızı yakıyoruz. Bekleyeceğiz...

Hemen her Grup Yorum konseri, konser daha başlamadan bitme riski taşıyor. Son anda grup elemanları gözaltına alınabiliyor; valilik, izin verilmediği gerekçesiyle güvenlik güçlerinin müdahalesinin meşru olduğunu açıklayabiliyor...Meşru müdahaleler nedense insanın canını daha fazla acıtıyor. Bekliyoruz...

Seyyar bir çaycıdan plastik bardaklarda çay alıyoruz...Bir sigara daha, birçok sigara daha...Konser saati yaklaştıkça kalabalık artıyor. Polislerin sayısını geçiyoruz neredeyse! Kapının önünde ilk türküler söylenmeye başlıyor..."Omuzdan tutun beni, halaya katın beni"

Yüzüme bir gülümseme yayılıyor, bir çay daha alıyorum...İçim ısınmaya başlıyor gittikçe. Görevli olduğu her halinden belli olan bir adam konserin kesin olacak gerçekleşeceğini, herhangi bir sorun olmadığını anons ediyor...Gülümsemem artıyor...İlan edilen konser başlangıç saatini biraz geçerken artık iyice tıklım tıklım olmuş kapının önü...Yavaş yavaş içeri almaya başlıyorlar. Bin defa arayıp her yanımızı, bin defa karıştırıp çantalarımızı...

Kalabalığın içinde, bir insan seli halinde, ilk sloganlarla birlikte salona adımımı atıyorum. "Türküler susmaz, halaylar sürer" yazılı koca pankartı görüyorum ilk, sahnenin hemen arkasında. Tam bu sırada "Yaşasın devrim ve sosyalizm" diyor etrafımda aynı benim gibi yüzlerinde güzel bir gülümseme olan insanlar...

"Tamam" diyorum..."Şimdi evimdeyim...Ait olduğum yerde..."
Ayak uçlarım ısınıyor...
Yüzümde gülümseme...

Dün gece, muhtemelen benim yaşadıklarıma benzer hislerle, belki çok daha fazlasıyla 55.000 kişi adım attılar İnönü Stadyumu'na. Grup Yorum'un 25.Yıl Konseri'ne, bir koca tarihe tanıklık etmek için...Bir stadyumda görülebilecek en güzel şeylerden birini görmek, yaşamak için...Ben orada değildim ne yazık ama "ben" oradaydım, ne güzel...

Nice 25 yıllara Grup Yorum! Bugüne dek yaşattığın ve bundan sonra yaşatacağın her şey için teşekkürler...İyi ki vardınız, varsınız ve var olacaksınız...

Nice 25 yıllara!

11 Haziran 2010

Başlarken...

Futbolu sevenlerin 4 yılda bir denk gel-ebil-dikleri bir oyun ve tribün karnavalı...Bir tür "1 ay boyunca toplu çıldırma" durumu...Tüm dünya, bir top ve bir saha, gerçekten enfes bir fikir...

Yaklaşık 30 dakika sonra başlıyoruz...

Gönlüm Kuzey Kore'den yana. Emperyalist suçlamaların ve kuşatmaların gölgesinde onurlu bir halkın futbolu koca bir endüstriye karşı...

Forza Kuzey Kore!

4 Haziran 2010

Yordun Bizi Demirspor...

Yordun bizi Demirspor; yordun ve kırdın... Senin için canını dişine takanları birbir yendin. Senin için birşeyler yapmaya çalışanları elinin tersiyle ittin. Senin için yollara düşen, zaman veren, emek veren, para harcayan, kavga eden bizleri üzdün, sindirdin, beter ettin. Yordun bizi Demirspor; yordun ve kırdın...

Adana Demirspor, 70 yıllık koca çınar, o gün ışığı geçmez koca dallarının-yapraklarının arasında koca bir küskünler ordusunu barındırıyor. Adana Demirspor, 70 yaşındaki savaşçı, toz dumana kattığı savaş meydanında, tozlarının içinde bir küskünler odrusunu barındırıyor. Adana Demirspor, 70 yıllık camia, taraftarını yiyerek ayakta kalıyor.

Bu takım için ne yapılabilir, bu takıma ne kazandırılabilir, bu camia için iyi olan nedir sorularının peşine takılıp gidenler, birbir sindiriliyor, tersleniyor, duvara çarpmaktan bitkin düşüyor. Kafana göre değil, kafanı kullan Demirspor diyenler, hep yanılmaktan sıkılıyor.

Mücadele azmi, yerini 5 Ocak'ta bir köşeye geçip, sessizce kendi başına maçını izlemeye bırakıyor.

*

Demirspor'a iki şey aynı anda olmuyor: Ya takıma herşeyini verecek yönetici bulunmmuyor ya da sahada herşeyini verecek, kumpas yapmayacak futbolcu...

Halbuki Amerika'yı yeniden keşetmeye gerek yok: Başarılı olanlar ne yapıyor? Bunu dikkatlice görüp uygulamak yeterli. Biz her yıl yeni bir Anadolu kentini mutlu ediyoruz. Her yıl yeni bir azim öyküsü yaratıyoruz karşı tarafta, her yıl yeni bir başarı hikayesi okuyoruz. Ama kendi hikayemizi yazamıyoruz. Neden?

Nedeni, her yıl büyüyen küskünler ordusunda gizli biraz da...

Neden bu takıma destek verilmiyor? Destek verenlerin kıyıda köşede batıracağı, Demirspor'a hibe edeceği bir tomar parası yoksa, yani "taraftar gibi" değillerse, mantıklı bir neden bulması zor görünüyor. "Bizim gibi, bizden biri" olmadıktan, olmak istemedikten sonra, Demirspor gibi hercümerç içinde kıvranan bir kulübe destek vermek istememeleri, gayet rasyonel.

Peki, biz onlara, bu rasyonel tercihlerinden vazgeçirecek koşullar yaratıyor muyuz? Derli toplu, uzun vadeli planları olan, hayata geçirdiği projeleri uygulayan, futbolcularının ayakoyunları yapmasını engelleyen, istikrarlı yönetimler getirebiliyor muyuz kulübün başına? Yoksa iki aya bir olağanüstü genel kangrenler mi vaat ediyoruz? Ya da bütçemiz kadar, paramız kadar futbolcu alabiliyor muyuz? Yoksa gereksiz transferlere ve yüksek paralarla sezon sonu davalık olacağımız oyunculara mı güveniyoruz?

*

Demirspor'u yönetenler, yönetemeyenler, yönetilmemesi için elinden geleni yapan eskiler, al gülüm ver gülüm oynayan rezil kent idarecileri; bizi yordunuz. "Tribünde bizsek sahada sensin" dediğimiz futbolcular; bizi kırdınız. Aşk olsun size; aşk olsun!

2 Haziran 2010

Bir Tebessüm


Gerek içerde gerek dışarda ve gerekse Demirspor konusunda pek içaçıcı haberler yok gündemde...Bu haberler arasında bir tebessüm...Büyük Başkan Bekir ÇINAR'ın doğum günü bugün!İyi ki doğdun;DEMİRSPORLU oldun Büyük Başkan!!!