Ana içeriğe atla

İstanbul...Bayrampaşa...

İstanbul'da Bayrampaşa, Güneşli, İkitelli, Bağcılar, Esenler istikametine doğru giden otobüslerin camlarından içlerine bakmak gerekir bazen...

Sabah 9'da mesaisine yetişmek için yola koyulan plaza kölelerinin oluşturduğu genel trafiğin ve akışın tersine işleyen bir hattır Bayrampaşa hattı. 7 sularında çalan saatlerin yahut ertelenen cep telefonu alarmlarının çok öncesinde, daha o plaza köleleri yataklarından kalkmaya uğraşırken yola koyulmuştur Bayrampaşa otobüslerine binecek olanlar.

İstanbul'un en erken uyanan ve gri asfaltlarını en erken çiğneyen, ilk otobüsüne ilk binen ve ellerinde sefer tasları olanlardır bunlar. Koca bir kentin ve dahi bir ülkenin sanayi damarını ayakta tutan tekstil, gıda ve ağır sanayi işçileri. Yorgun gözleri ve yüzlerinde yılların oluşturduğu çukur çizgilerle binerler Bayrampaşa yönüne giden otobüslere...

Bir diğer konuğu bu otobüslerin, "ziyaretçi"lerdir. Sevdiklerini ancak belli tel örgüler ve demirler ardından, ancak belli zamanlarda görmeye "mahkum" edilmişler. Hani "içerideki" suçludur, masumdur o ayrı mesele amma onun ziyaretçisinin çektiği cezanın, acının ve kahrın farkında değildir pek kimse. Bayrampaşa Cezaevi'nin önündeki uzun kuyruğa girebilmek için erkenden binerler otobüse. Bayrampaşa yönüne giden otobüslerde, bir kişinin elinde sefer tası varsa eğer, hemen yanındakinin elinde de temiz iç çamaşır ve 4 paket sigara konulmuş süpermarket torbaları vardır. Bir işçi, bir ziyaretçi...

Ve bir de bavul görünür otobüsün koltuk altlarında. Birçoğunun "Esenler" dediği, resmi adıyla Bayrampaşa Otogarı'na ulaşmaya çalışan yolcular, Bayrampaşa yönüne giden otobüslerin bir diğer konuğudurlar. Bazen mutlu, bazen sıkıntılı ve bazen acı dolu gözlerle "kavuşmak" ya da "terketmek" için son adımlarını atarlar şehirden...Geride ne bıraktıklarını kendileri bile bilmez kimi zaman...

Bir sefertası,
Bir çamaşır torbası,
Bir bavul...

27 Mayıs 2009 günü, yani miladi takvimlerin bugünü göstermekte olduğu zaman diliminde, bu üçlüye bir atkı eklenir ansızın. Sonra bir atkı daha olur yanında...Bir atkı, bir atkı, bir atkı daha...

Bugün, sefertasları, çamaşır torbaları ve bavulların yanında, mavi atkılı çocuklar binmektedir Bayrampaşa istikametine giden otobüslere...Birçoklarının "deli" gözüyle bakacağı "PAF" takımın maçını izlemeye gitmek için...İçinde "Adana Demirspor" adı geçen her takımın, her bireyin, her maçın, her şeyin ardına, yalnız ayağını değil gönlünü yola koyanlar düşmüştür armanın peşine...Anlamazlar, deli derler, nedenini bilemezler...

Bugün, Bayrampaşa istikametine giden otobüslerin camlarından bakınca,
Bir sefertası,
Bir çamaşır torbası
Bir bavul
Ve bir masmavi atkı
görünür...

Anlamazlar...
Deli derler...
Nedenini bilemezler...

Yorumlar

Onur BİÇER dedi ki…
Allah belanı vermesin Onur, yazılarına ara ver. Çok güzel yazmışsın yine.

Duygulandırdın beni. Git, uzaklaş, Bayrampaşa'ya git, gelme bir süre.

Ben gelirim sonra yanına. Nereye derler, finallere derim. ne finali derler, Demirspor'un körpecik çocuklarına destek olmaya derim, deli derler, kafayı üşütmüş derler, anlamazlar, nedenini bilemezler.
Fırat Ateş dedi ki…
Okurken, bizleri o yaşamların içine çeken, büyülü ve bir o kadar da duygu yoğunluğu olan harikulade bir yazı...

Kalemine ve yüreğine sağlık dostum.

Dipnot: Aktarmış olduğun bu gözlemlerden, Zeki Demirkubuz çizgisinde bir film senaryosu bile çıkarılabilir.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Bunu Hak Ettim...

Bugüne kadar yazdığım en zor yazılardan biri bu.  Yanımda küçücük iki çocuk vardı maçta, sevdim onları öptüm. Hatta babası yorulmuştu da aldım onu omzuma maçı bir süre birlikte izledik. O esnada çocuğun nasıl heyecanlandığını gördüm. Bacakları kasılıyordu, boynumun sıkıştığını hissettim. Sonra bağırdı ve akabinde ellerini vücudunu titreme alacak kadar sıktı. Bu çocuk sanırım 4,5-5 yaşlarındaydı. Tam benim kızımın yaşlarında. İşte o anda aslında anlamalıydım hak ettiğimi bu belayı. Çünkü ben de çocuklarımı bu acıya götürüyorum. Onlar acıya doğru yürürken, ben her Demirspor deyişlerinde mutlu oluyorum. Her mavi-lacivert deyişlerinde mutlu oluyorum. Onlar da bana başarı videosu gönderiyorlar.   Ben böyle bir babayım işte. Çocuklarının bu tür videolarına bakıp, duygulanan mutlu olan bir babayım. Onlara mavili, armalı kıyafetler alıp ellerimle uçuruma götüren bir babayım. Tabi ki Allah belamı verecek.  Kendi isteğim dışında görev yerim değiştirildi. Ailem paramparça oldu. Ta

"akrep gibisin kardeşim"

Son birkaç gündür yaşanan transfer krizine dair bir şey demek istemiyordum ama en son Başkan'ın "ben gidiyorum o zaman" restine karşı artık bir ses çıkarayım dedim. Ama Başkan'a diyecek bir şey yok. Onun hali tavrı belliydi zaten; para bende istediğimi yaparım, istediğimi getiririm-götürürüm, kimseye hesap vermem... Daha önce, "ben olmasam Yenice'nin ötesine gidemezsiniz" diyenlerin 2020-2021 versiyonu. Aynı kafa, aynı sonuç. Ben gidiyorum der, gider; kalıyorum der, kalır. Memleketin hali bu.  Sorun, menajerin biriyle takımı oyuncağa çeviren bu tutumu "büyüksün Başkan" diye koşulsuz alkışlamaktı. T akımın imajını yerle bir ederken,  Tanju'su, Anderson'u, harcadığı bir ton parayla bir yanda da taraftara posta koymasını görmezden gelenlerde asıl sorun. Başarı istiyoruz diye ses çıkarmadık, kısık sesle konuştuk, dışarıya karşı da savunduk.  Taraftar her zaman doğruyu söylemiyor olabilir ama Demirspor taraftar olmadan başka tek adam takımla

Hajduk Split, Strum Graz...ve Livorno

Adana Futbolu kitabında kısaca bahsetmiştik. Adana Demirspor, taa '50'li yıllarda Adana'da Avrupalı takımları misafir etmiş, kendi de eski kıtaya misafir edilmişti. Hajduk Split, Strum Graz, Beogradski bunlardan bir kaçıydı... Hajduk'un uzun süredir gol yememesiyle ünlü kalecisi Beara, Met Ahmet'in şutuyla avlanmıştı. Yine Uluslararası Demiryolları Futbol Şampiyonası için karma ekipler, Adana seyircisinin önünde boy göstermişti. Demirspor da Yugoslavya, Bulgaristan, Almanya, İran ve Suriye gibi ülkelere maçlar yapmaya gitmiş ve orada Türk Futbolu'nu temsilen bulunmuştu. O yıllarda yabancı ekiplerle oynanan maçların ne kadar nadir olduğunu, ulaşım ve iletişim imkanlarının sınırlılığını hayıtlayacak olursak, ne kadar büyük bir işe imza atıldığı daha net ortaya çıkar. Adanaspor'un 1981'de UEFA Kupası'nda oynadığı son maçtan beri, Adana'ya milli takımlar haricinde ilk kez Avrupalı bir ekip geliyor. İtalya Seria A'dan, gönlümüze yakın, Livorno. İ