Ana içeriğe atla

Demirsporluluk Sanal Değildir, Düşün Yakamızdan...


Ben daha küçücüktüm, 5-6 yaşlarında falan, babamla atışırdık, kızıp beni Demirspor maçlarına götürmediği olurdu. Çıkardım sokaklara, her gelen geçene maçı sorardım. Kaç kaç bitti, nasıl oynadık, kart gördük mü? O yaşta ve o dönemlerde öyle kovalanırdı sevda. 

Pazartesi günleri bir gazetenin iç spor sayfalarından herhangi birinin sağ alt, sol alt köşesinde maçın skorunu bilmeme rağmen o "Demirspor" kelimesini görmek için heyecanla gazeteyi kurcalardım. 

Salı günleri haftanın değerlendirmesi olurdu genelde gazetelerde. Haftanın 11’ine bir Demirsporlu girmiş mi, gelecek haftanın maçında Demirspor’a toto tahmininde kaç veriyorlar gibi sorularla geçirirdim zamanımı. 

İlkokul yıllarımda TRT’de haftada bir gün gecenin geç saatinde alt liglerden görüntüler olurdu. Onları beklerdim, 1 dakika 30 sn.lik bozuk kaliteli bir video kaydı için gece yarılarına kadar ayakta kalırdım. 

Babamdan kaçak maçlara giderdim, dayağını yemesem de fırçasını yemişliğim çoktur. 

Çocuksu şekilde öğrendim ben Demirspor’u sevmeyi. Defalarca küme düştük, defalarca yürek incitici mağlubiyetler gördüm ve çocukça ağladım Demirspor için. Dünyanın en temiz gözyaşlarıydı onlar. Kızdırırdı büyüklerim beni, yine yeniden ağlatmak için. Ağladıkça daha temiz sevdim, daha güzel sevdim. 

Ben şimdiki adı ile Süper Ligi görmüş kuşaktanım. Efsane dönemlerimize yetişemedim ama yine de şanslıyım. Takımımızın çöküş döneminde olgunlaştım. Yani başarı istisna, başarısızlık asıldı. Her başarısızlıkta daha çok sevdim ve inadına tertemiz sevdim. 

Ben Demirspor’u severken ne Periscope vardı, ne Twitter, ne de burası gibi bloglar. 

Ben Demirspor’u sevdiğimde radyo yayınlarına hasrettik. Kulağımızı dayardık süper lig maçlarının bitiminde radyoya, bir maç skoru alabilmek için. 

Bunları neden mi anlatıyorum? 

Çünkü ben ve benim gibi insanlar tertemiz seviyorlar Demirspor’u. Gözyaşlarını akıta akıta büyümüşler. Açlık grevlerini yaşamış veya okumuşlar, eşya piyangolarını, kaçan futbolcuları, beş parasız deplasmanları yaşamışlar ve yaşadıkça bağlanmışlar. Böyle bağlarla bağlanınca insan kıyamıyor takımına. Aman zarar vermeyeyim, diyor. Ben yıprandım bir gülümseme yakalamak için ve benim yüzümden kaçmasın o gülümseme diyor. 

Sevdiğime bunca özenle yaklaşırken ben, birden bir bakıyorum genelde kim olduğu belirsiz, ergen bir MaratonÖmer çıkıyor karşıma. Bir soluma dönüyorum Ads1940Veli, sağıma bakıyorum ForzAds. 

Bu arkadaşlar büyük Demirsporlular! Onsuz yaşayamayan Demirsporlular! O nedenle alabildiğine vuruyorlar anlık skorlara bakıp benim takımıma. Kim bu MaratonÖmer diyorum, yok öyle bir adam yok. Ama adam çıkmış topçuya sallıyor. Adam hadi performansı düşükleri bir kenara bırakıyorum, bu seneden örnek vereyim, Pote’ye sallıyor. Bir başkası çıkıyor, Hüseyin Kala’yı yerden yere vuruyor, 10 dakika sonra Kala gol atıyor, Kala’dan kralı yok. Burak’la uğraşıyor bir kısmı. Bir kısmı Tiago ile. 

Ben çözemedim bu işi ama sanırım bu adamlar çözmüş! İnatla sallayınca bu futbolcular takıma daha bir bağlanıyorlar, daha bir Demirsporlu oluyor, daha bir taraftar için oynuyorlar!!! O yüzden ısrarla devam ediyorlar. 

Sevgili sanal kardeşlerim. Yeter artık, defolun gidin. Düşün bu takımın yakasından. Siz klavye başında orgazm olacaksınız diye, benim sevdam ile oynamayın. Oynatmam diyemiyorum, meydan okuyamıyorum size, yoksunuz ulan. Sanalsınız. Sonra aynaya bakıp, adam veya kadın gördüğünüzü sanıyorsunuz. 

Ben Demirspor’u daha hiç görmemişken sevdim. Tertemiz sevdim. İlk kez yenilmedi benim futbolcum, ilk kez de kazanmayacak. İlk kez hüsran yaşamadı, ilk zaferi de olmayacak. 

Tepkisiz olalım demek değil bu ama, kardeşim, bugün, burada, bu anda, var olmayan kişiler tarafından verilen tepkilerin bu takıma şöyle bir yararı olabilir deyin, ben de bu açıdan düşünmemişim, diyeyim. Yok arkadaş yok. 

Benim takımıma zarar vermeyin arkadaş. 

İlle sahada oynanan oyun ise derdiniz, ille aldığımız skor, bulunduğumuz konum ise probleminiz, Turuncular şampiyon oldu. Gidin onları destekleyin. Düşün bizim yakamızdan. 

Ben çekirdek küçücük ve tertemiz bir kadro ile Demirspor’un moda olmadan sevildiği günleri özledim. 

Vallahi çok özledim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Nesrin'in Hikayesi : "15 Saat 47 Dakika…Ve Toprak…"

Ön-Not: Nesrin Olgun Aslan’ın hikayesini yazmaya başladığımda kimi zaman soğuk bir suyun ve karanlığın içinde, kimi zaman sonunda varabildiğim bir kıyıda hissettim kendimi. Yazmaya devam ederken önce zor tutuyordum gözyaşlarımı, bir noktadan sonra akmaya başladı hepsi. Yazımı, ağlayarak bitirebildim ancak…Kendisinin web sitesinden (http://www.nesrinolgun.com) ve dönemin Hürriyet Londra Temsilcisi Faruk Zapçı’nın anılarından yararlandım, teşekkürlerimi sunuyorum…Çok uzatmadan, Nesrin’in Hikayesi’ne başlıyorum… 1964 Adana Yüzme havuzunun kenarında 7 yaşında kara kuru bir kız çocuğu duruyor. Havuzun içinde Adana Demirspor Kulübü yüzücüleri. Erkekler çoğunlukta. Küçük kız etrafına bakıyor. Sadece 4 kız çocuğu var. Nesrin, Adana Demirspor’un 4 kızından biri oluyor o gün…Giriyor havuza. 1973 – 1975 Adana Nesrin, 16 yaşında. Yüzüyor. 7 yaşında girdiği havuzdan, kısa mesafede 100’e yakın madalya ve şilt çıkartıyor. Kışları masa tenisi oynuyor, Türkiye 2.liği, Türkiye 3.lüğü var. 17 yaşında mar...

Tehlikeli Hareketler...

Mondiali den gelen güzel haberler içimizi açarken, yüzümüzden gülücüklerin eksilmemesi temennisi ile başlamak istiyorum yazıma.. Onur kardeşimin yazdığı "Mavi Lacivert, turuncu beyaz Adana" yazısını okumamdan çok kısa bir süre sonra, bir haber portalında rastladığım bir olayla irkildim.. "Bursasporlu taraftarlar, İstanbul takımlarının Bursa'da açtığı mağaza ve futbol okullarına tepki gösterdi" diye başlıyordu yazı , Atatürk stadı önünde yaklaşık 200 taraftarın toplanarak İstanbul takımlarının Futbol okullarını ve ürünlerini Bursa şehrinde görmek istemediklerini bir protesto eylemiyle açıkladıklarını bildiriyordu.. Bu grup adına açıklama yapan şahsı muhterem(!) ''Açık ve net olarak söylüyoruz. Bu son uyarımızdır. Bunun yanısıra, bu takımlara ait tanıtıcı ilanların asılmasına izin veren Bursa Büyükşehir Belediyesi ile mağazaların bulunduğu alışveriş merkezlerini de kınıyoruz'' diye de eklemiş .. Blogumuzda okuduğum bu yazının hemen ardından bu habe...

Ahmet Abi...

"O Deli, Kara Çocuk"* Ahmet Kaya; "mümkünse farzedin yaşamamıştır..." Rüzgârım ancak böyle büyük olabilirdi. Ama sen benim için hep kürkçü dükkânı oldun. Ne zaman rakı içmek istesem ya da elimde bir birayla Kadıköy'ün oradaki kayalıklarda otursam, sen vardın dilimde, hangi şarkın olursa olsun, fark etmedi ... Ahmet Kaya, bence Başım Belada albümünün kapağındaki fotoğraftan, dünyaya biraz kostak, az buçuk kibirle bakan, tehlikeli şiir okuyan bir adamdı. O fotoğrafta, üzerindeki palto, babamın uzun yıllar giydiği pal-toya handiyse aynı denecek kadar benziyordu. Hayata sataşan bir adamdı Kaya, tekinsiz... Başım Belada çıktığında yazdı. Çınarcık'a gidiyordum o yaz. Mavi Marmara vapurunun üst katında mavi tahta masalar ve sandalyeler vardı. Biraya başladığıma göre lisede olmalıyım. Tek başına, kirpikleri gölgeli bir çocuk. Nasıl unuturum sözleri: "Bizi güllerin iklimi tüketti / Dudağı yoran bir söze kırıldık / O vahşi beyaz at / Alıp başını gitti / Bir yaz ...