Yıl 1992...
Daha ilkokuldayım. Ancak futbola yönelik olarak o dönemler var olmayan yeteneğim dolayısıyla çok dertliydim. Amcamın boyunun uzunluğundan dolayı lisede basketbol takımında yer alması ile oluşan basketbol ilgisi, bizde kaldığı zamanlarda haftasonu TRT-1'de yayınlanan NBA programını izlemesi ve bana 11. yaş günümde hediye ettiği baskebol topu... Basketbol benim için Kareem ABdul-Jabbar demekti. Ülkemizde -özellikle ismi nedeniyle ;)- en sevilen basketbolcuydu. Bana hediye edilen basketbol topuyla, direkleri minyatür kale olarak kullanılmaya mahkum lise bahçesinin potalarında tek başıma atış yapmaya çalıştığım ve sonra maç yapmak için beni döverek kovan yaşıtlarım. Türkiye'de basketbol o kadar da çok sevilmiyordu o zamanlar...

"Beyaz Gölge"
Yıl 1993...
Hayatımıza, daha doğrusu tek kanalın hala hakim olduğu yıllara basketbol bir kez daha damga vurumaya geliyordu...
Bundan yıllar yıllar önce Balkan Şampiyonu milli takım ve "Beyaz Gölge" dizisinin başarısı basketbolu ülkemizde ikinci en sevilen spor konumuna getirmişti ancak ilerleyen yıllarda esen rüzgar dinmişti. Ta ki Efes Pilsen'in Torino'da Aris'le final oynamasına kadar. Futbolda rüyasını bile göremeyeceğiniz bir şeydi o zamanlar. Bir "Türk Takımı" avrupa kupalarından birisinde final oynuyordu ve bu başarı en çok üzerine titrenen sporda olmuyordu. Tek başına bile tez konusu olacak bu olay bize basketbol günleri rüzgarını geri getirdi. TRT'de o zamanlar sahip olduğu duyarlılık ile efsane dizi "Beyaz Gölge" ile bizi tekrar bir araya getirdi. Basketbol rüzgarı artık daha da sert esmeye başlamıştı. "Efes - Ülker" rekabetinin doğduğu. Sponsorların, müesseselerin ve şehirlerin basketbola ilgisinin arttığı, artık herşeyin futbol olmadığı zamanlar yaşanıyordu.

"Koraç Kupası"
Yıl 1996...
...Petar Naumoski içeri penetre etti, milano savunması ona doğru hamle yaptı ama o hızlı hücumu keserek sete döndü, Murat Evliyaoğlu'na verdi. Hemen faul geldi, Murat Evliyaoğlu birini attı, fark 4'e indi. Artık üçlük de kurtaramazdı. Son bir atışlık vakti kalan Gentile 3'lüğü atmıştı ama şampiyon bizdik. Murat Murathanoğlu'nun dediği gibi "Kupa Bizim"di. Türk Basketbolu o gün tavan yapmıştı. Avrupa Basketbolu'nun o dönem lokomotifi olan İtalyan takımlarını dize getirmiştik.
"Hidayet"
Artık Türk Basketbolunda kulüpler bazında değil Milli Takım bazında başarılar lazımdı. İşte bunun içinde Milli Yıldızlara ihtiyacımız vardı. Harun, Orhun ve Serdar yaşlanmıştı. İbrahim Kutluay ise çok büyük bir skorer olmasına rağmen bir şeyler eksikti. Daha büyük bir yıldız lazımdı. Tüm Dünyanın tanıması gereken gerçek bir süperstar lazımdı. Zaman zaman her star gibi hata yapan ama gerektiğinde liderlik yapacak biri lazımdı. Hiç araştırma yapmaya gerek kalmadan o kendini gösterdi; Hidayet TÜRKOĞLU... İstesek, arasak bulamayacağımız adam, Efsane Efes'in altyapısında karşımıza çıktı. 1999-2000 yılında Sacramento Kings'e transfer oldu. Burada hemen takıma adapte oldu. Çok inişli olmayan, ortalama ama zaman zaman çıkışlar yaşayan ancak hep kendini fark ettiren ilk NBA starımız tüm Türkiye'ye düzenli olarak, gece gece basketbol maçı izletmeye başladı. Tabii açtığı yoldan gelenler çok şey değiştirdi. Mehmet OKUR NBA'de ilk şampiyon olan ve hatta ilk All-star olan Türk olarak tarihe geçmiş olsa da Hidayet'in ilk oluşu onu ayrı bir yere koymamız için yeterlıydi.

2001 senesinde Türkiye'de oynanan Avrupa Şampiyonasında Final oynama başarısı gösteren milli takımımız, 2002 yılında Dünya Şampiyonasında 9. olurken, Japonyada düzenlenen 2006 Dünya Şampiyonasında tüm otoriteleri şaşkına uğratmış ve 6'lığa ulaşmıştı.
Birçok insanın şans olarak adlandırdığı bu aşamalar içinde en önemlisi Türk Basketbolunun artık anlık başarılar sağlayan, Türklerin insani karakterleri olarak addedilen "sabırsızlık" "çabuk başarı bekleyen" "hemen sonuca gitmeye çalışan" imajlarından sıyrılmış olunmasıdır. Daha doğrusu bize yapıştırılmaya çalışılan bu yaftalardan kurtulmuş "yürekler topluluğu" oluşturmuş bir milli takım haline gelinmesi ve Dünya Basketboluna yeni bir savunma sistemi olarak öğretilebilecek ismini çıkartamadığımız, "adam adama alan savunması" denebilecek bir yapı ile savunma yapılmasıdır.
Artık bu ülkenin bir basketbol anlayışı var. Bu anlayış da savunma yapmaya dayalı olarak şekillenmiş baskıcı bir hücum sistemi. 2010 Dünya Şampiyonasında 4'cü bile olsak Türk Basketbolu için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bizim artık bir Basketbol ekolü olmasak bile bir sistem takımı olduğumuz kabul edilmeye başlanacak. Ve evet...
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...
Daha ilkokuldayım. Ancak futbola yönelik olarak o dönemler var olmayan yeteneğim dolayısıyla çok dertliydim. Amcamın boyunun uzunluğundan dolayı lisede basketbol takımında yer alması ile oluşan basketbol ilgisi, bizde kaldığı zamanlarda haftasonu TRT-1'de yayınlanan NBA programını izlemesi ve bana 11. yaş günümde hediye ettiği baskebol topu... Basketbol benim için Kareem ABdul-Jabbar demekti. Ülkemizde -özellikle ismi nedeniyle ;)- en sevilen basketbolcuydu. Bana hediye edilen basketbol topuyla, direkleri minyatür kale olarak kullanılmaya mahkum lise bahçesinin potalarında tek başıma atış yapmaya çalıştığım ve sonra maç yapmak için beni döverek kovan yaşıtlarım. Türkiye'de basketbol o kadar da çok sevilmiyordu o zamanlar...

"Beyaz Gölge"
Yıl 1993...
Hayatımıza, daha doğrusu tek kanalın hala hakim olduğu yıllara basketbol bir kez daha damga vurumaya geliyordu...
Bundan yıllar yıllar önce Balkan Şampiyonu milli takım ve "Beyaz Gölge" dizisinin başarısı basketbolu ülkemizde ikinci en sevilen spor konumuna getirmişti ancak ilerleyen yıllarda esen rüzgar dinmişti. Ta ki Efes Pilsen'in Torino'da Aris'le final oynamasına kadar. Futbolda rüyasını bile göremeyeceğiniz bir şeydi o zamanlar. Bir "Türk Takımı" avrupa kupalarından birisinde final oynuyordu ve bu başarı en çok üzerine titrenen sporda olmuyordu. Tek başına bile tez konusu olacak bu olay bize basketbol günleri rüzgarını geri getirdi. TRT'de o zamanlar sahip olduğu duyarlılık ile efsane dizi "Beyaz Gölge" ile bizi tekrar bir araya getirdi. Basketbol rüzgarı artık daha da sert esmeye başlamıştı. "Efes - Ülker" rekabetinin doğduğu. Sponsorların, müesseselerin ve şehirlerin basketbola ilgisinin arttığı, artık herşeyin futbol olmadığı zamanlar yaşanıyordu.

"Koraç Kupası"
Yıl 1996...
...Petar Naumoski içeri penetre etti, milano savunması ona doğru hamle yaptı ama o hızlı hücumu keserek sete döndü, Murat Evliyaoğlu'na verdi. Hemen faul geldi, Murat Evliyaoğlu birini attı, fark 4'e indi. Artık üçlük de kurtaramazdı. Son bir atışlık vakti kalan Gentile 3'lüğü atmıştı ama şampiyon bizdik. Murat Murathanoğlu'nun dediği gibi "Kupa Bizim"di. Türk Basketbolu o gün tavan yapmıştı. Avrupa Basketbolu'nun o dönem lokomotifi olan İtalyan takımlarını dize getirmiştik.

"Hidayet"
Artık Türk Basketbolunda kulüpler bazında değil Milli Takım bazında başarılar lazımdı. İşte bunun içinde Milli Yıldızlara ihtiyacımız vardı. Harun, Orhun ve Serdar yaşlanmıştı. İbrahim Kutluay ise çok büyük bir skorer olmasına rağmen bir şeyler eksikti. Daha büyük bir yıldız lazımdı. Tüm Dünyanın tanıması gereken gerçek bir süperstar lazımdı. Zaman zaman her star gibi hata yapan ama gerektiğinde liderlik yapacak biri lazımdı. Hiç araştırma yapmaya gerek kalmadan o kendini gösterdi; Hidayet TÜRKOĞLU... İstesek, arasak bulamayacağımız adam, Efsane Efes'in altyapısında karşımıza çıktı. 1999-2000 yılında Sacramento Kings'e transfer oldu. Burada hemen takıma adapte oldu. Çok inişli olmayan, ortalama ama zaman zaman çıkışlar yaşayan ancak hep kendini fark ettiren ilk NBA starımız tüm Türkiye'ye düzenli olarak, gece gece basketbol maçı izletmeye başladı. Tabii açtığı yoldan gelenler çok şey değiştirdi. Mehmet OKUR NBA'de ilk şampiyon olan ve hatta ilk All-star olan Türk olarak tarihe geçmiş olsa da Hidayet'in ilk oluşu onu ayrı bir yere koymamız için yeterlıydi.

2001 senesinde Türkiye'de oynanan Avrupa Şampiyonasında Final oynama başarısı gösteren milli takımımız, 2002 yılında Dünya Şampiyonasında 9. olurken, Japonyada düzenlenen 2006 Dünya Şampiyonasında tüm otoriteleri şaşkına uğratmış ve 6'lığa ulaşmıştı.
Birçok insanın şans olarak adlandırdığı bu aşamalar içinde en önemlisi Türk Basketbolunun artık anlık başarılar sağlayan, Türklerin insani karakterleri olarak addedilen "sabırsızlık" "çabuk başarı bekleyen" "hemen sonuca gitmeye çalışan" imajlarından sıyrılmış olunmasıdır. Daha doğrusu bize yapıştırılmaya çalışılan bu yaftalardan kurtulmuş "yürekler topluluğu" oluşturmuş bir milli takım haline gelinmesi ve Dünya Basketboluna yeni bir savunma sistemi olarak öğretilebilecek ismini çıkartamadığımız, "adam adama alan savunması" denebilecek bir yapı ile savunma yapılmasıdır.
Artık bu ülkenin bir basketbol anlayışı var. Bu anlayış da savunma yapmaya dayalı olarak şekillenmiş baskıcı bir hücum sistemi. 2010 Dünya Şampiyonasında 4'cü bile olsak Türk Basketbolu için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bizim artık bir Basketbol ekolü olmasak bile bir sistem takımı olduğumuz kabul edilmeye başlanacak. Ve evet...
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...
Yorumlar
2010 meselesine gelirsek,2004'ten beri en iyi eurobasket derecemizin 8.cilik olduğunu düşünürsek hiç umutlanmaya gerek yok.anlık başarılar geçmişi unutturmasın bir kerede şu ülkede.tanjevic gideceği için birşeyler olabilir tabii ama ben ülke basketbolunün geleceğinden umutlu değilim kısacası,herşey eskisi gibi olacak bana kalırsa:)
Basketbol ile ilgili yazdığım yazıya sevinmeniz beni mutlu etti. Ancak Mirsad NBA'de oynayan ilk Türk basketbolcusu olarak anılsa da Türkiye topraklarında yetişmiş ve basketbol altyapısını burada kazanmış basketbolcular içinde (mehmet okur ve ersan gibi)ilk olan Hidayet demek istemiştim. Tabi ayrıntı konusunda haklılığınız su götürmez bir gerçek.
2010 meselesinde ise gene size katılamıyorum 2008 yılında bu takımın nerdeyse tamamı -hatta daha da genç yaşta olan Barış Hersek de dahildi takıma- 2 yaş genç ve tecrübesizdi. O turnuvada da aynı başarıyı yakalayabilirdi bu takım ama tecrübe eksikliği 8.liği getirmişti. Hatta bu takımın ayak sesleri 2006 Japonya'da duyulmaktaydı. Takımın iskeleti oluşmuştu. Tanjevic çok yanlış yaptı, çok kadro değiştirdi ama belli oyuncularda ısrar etti, Semih'te Oğuz'da Ersan'da Cenk'de Ender'de ısrar etti, bir tek Hakan Demirel'de yanıldı, o hariç hepsi çok iyi oynuyor, Cenk 2006'daki ivmesini kaybetmeseydi belki o da diğer yaşıt arkadaşları gibi NBA yolunda olabilirdi. Yineliyorum değişti...
ARTIK HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK...