Ana içeriğe atla

Demirsporlu Gözüyle Okumak - 4

Demirsporlu'nun hayatının içinde Demirspor oluyor. Okuduğunda, yazdığında, sevdiğinde, yediğinde, içtiğinde bir şekilde bir yerde oluyor Demirspor. Okuduğumuz kitapları sadece kitabın anlattığı şekilde değil, hayatımıza da yorarak algılıyoruz. Bir Demirsporlu da haliyle bu kitaplarda kendi yaşadıklarını, takımını da görüyor. Bu günkü yazıda Thomas More'un Utopia isimli kitabını okurken hissettiklerimi paylaşacağım. Kitap dünya klasiklerine girmiş, yazarı Thomas More da dünyanın unutulmayacakları arasına. Thomas More 1478-1535 yılları arasında yaşamış. Avrupa'da Karanlık Çağ'ın sonları diyebiliriz. Dönemine göre satır aralarında çok cüretkar ifadeleri var. Bir hayali ülke yaratmış. Mükemmel ülke. Bunu da ütopyası olarak adlandırmış. Ancak alıntılarımı Utopia'dan yapmayacağım. Sonrası daha ilginç. Kitabın bitiminde yazarın hayatı ile ilgili araştırmalar var. Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Mina Urgan hem kitabın dilimize çevrilmesine hem de araştırmalara imza atmışlar. 
 
Thomas More yaşadığı dönemde başbakanlık mevkiine denk bir rütbe olan Lord Chancellor'luğa kadar yükselmiş. Bu yükseliş kafasının kesilmesi ile de son bulmuş. Kendisini başbakan yapan Kral 8. Henry, aynı zamanda celladı da olmuş. Bu yaşam öyküsü neden Demirspor'u anımsatıyor, ona geleyim. Bence bu öykü belli başlı kısımlarıyla bir Bekir ÇINAR öyküsüdür. Aytaç DURAK'ın ataması ile görev başına gelen ama ona dik duran, ona dik durdukça işleri daha da kötüye giden ve hazin bir sona mahkum olan Bekir ÇINAR öyküsüdür. Bekir ÇINAR'ın hayat öyküsünün bu kısmı, diğer kısımları nasıl olursa olsun onu taraftarın gözünde bir Thomas MORE yapmaya yetmiştir.
 
Kitaptan alıntı yapmadığım yerleri kısaca özetleyeyim. Kral'ın haksız vergisine parlamentodayken verdiği bir söylev ile engel olur. Açlıktan ayaklanan halkın zorbaca katledilerek bastırılması girişimlerini engellemek için kendini siper eder. Yargıçlık yaptığı dönemde meslekdaşlarının hatalarını ortaya koyar. Taraftarın, halkın yanındadır desek yeridir. Uzun yazılar genelde okunmaz, ben MORE'un hayatının son dönemlerini alıntılayayım artık.
 
"Sir Thomas More oyununda anlatıldığına göre, ... ... ... ... Eğer More Kral'ın çıkardığı yasaya boyun eğmezse, onu Londra Kulesi'ne kapatmak zorunda kalacaklardır. Karısıyla kızları More'un önünde diz çöküp, bir buyruğu yerine getirmesi için yalvarınca, More, Kral'ın sözünü dinleyeceğini bildirir. Onu tutuklamaya gelenler de, ailesi de sevinç içindedirler. Ne var ki, More'un bir şakasıdır bu; çünkü yerine getireceği buyruk, Londra Kulesi'nde hapis yatmak buyruğudur yalnızca.
 
... ... ... ... More çekildikten sonra, onun yerine Lord Chancellor olan ve beş yıl sonra tıpkı More gibi ölüm cezasına çarptırılan Thomas Cromwell, More'u sorguya çekmiş, Kral'ın merhametli olduğunu, onun hapisten kurtulup insanlar arasına yeniden karışmasını istediğini söylemişti. More, Nisan 1534'te Margaret'e yazdığı bir mektupta, bu öneriyi nasıl karşıladığını anlatır: 'Bu yasada ve bu yasayı çıkaranda kusur bulmak amacını gütmüyorum. Ant içip bu yasaya boyun eğenleri de suçlamıyorum. Ama kendim aynı şeyi yaparsam, ruhumun sonsuza dek lanetleneceğine inanmaktayım... Bana tüm dünyayı bağışlasalar bile, dünya işlerine artık karışmayacağım... Artık aklım fikrim bu dünyadan kurtulmakta... Hiç kimseye kötülük etmiyorum, hiç kimse için kötü söylemiyorum, kötü düşünmüyorum, herkesin iyiliğini istiyorum. Bir insanın yaşayabilmesi için bu yetmiyorsa, yemin ederim ki, yaşamakta gözüm yok... Onun için Kral, şu benim zavallı bedenime canının istediğini yapsın. Keşke işine yarasa benim ölümüm.' More aynı mektupa, Londra Kulesi'ne ayak basar basmaz öleceğini sandığını; hemen öldürülmediği için bir hayli üzüldüğünü de söyler.
 
... ... ... ... Londra Kulesi'ne kapatıldıktan sonra, More'un sağlık durumu iyice bozulmuştu. son aylar kitaplarını elinden almaları; mürekkebi, kalemi olmadığı için mektuplarını yırtık pırtık kağıt parçalarına kömürle yazmak zorunda kalışı da ayrı bir dertti. Ama More vicdanına yapılan baskıya karşı gene de direnmek, hatta güler yüzlü davranmak gücünü buluyordu kendinde. More hapse girdiği ilk aylarda, Kral'ı İngiliz Kilisesi'nin başı yapan yasaya yemin etmeyi iki kez reddetti. İki ağzı da keskin bir kılıca benzetmişti bu yasayı: İnsan buna evet derse, ruhunu; hayır derse, bedenini yitirecekti. More ise ruhunu yok etmektense, bedenini yitirmeye çoktan razıydı.
 
... ... ... ... Bu sessiz direniş karşısında, More'u mahkeme önüne çıkarmaktan başka çare kalmamıştı artık. 1535 yılı Temmuz'un birinci günü yapılan yargılanmasında, More inat etmeyip tutumunu değiştirirse, Kral'ın onu bağışlayacağı kendisine bildirildi. Bıçak kemiğe dayandığı halde More gene direndi: Ona göre suç, düşüncesini başkalarına yaymak ya da uygulamaktı. Oysa o susmuştu sadece. 'Ben böyle sustuğum için, ne sizin yasanız, ne de yeryüzünde herhangi başka bir yasa beni cezalandıramaz.' dedi. Bunu bildiği gibi, yargıçların ne yapıp yapıp onu cezalandıracaklarını da bildiği için, 'Beni cezalandırmaya karar verdiğiniz besbelli,' diye ekledi. Thomas Cromwell'in elinde birer kukla olan bu yargıçlar, 'Kralın Savcısı' Sir Richard Rich'i yalancı tanık olarak kullanmışlardı. Roper'in anlattığına göre, Londra Kulesi'nde More'un kitapları bağlanıp götürülürken, Kral'ın resmi temsilcisi olan bu adam, More ile sözde dostça tartışmış, onu kandırmaya çalışmıştı.
 
... ... ... ... Jüri, sadece on beş dakika süren bir görüşmeden sonra More'un suçlu olduğuna karar verince Başyargıç Audeley, onun ölüm cezasına çarptırıldığını bildirdi. ... ... ... ... More bunları açıkladıktan sonra, kendisini yargılayanlara şunu da söyledi: 'Sizler, Lord Hazretleri, yeryüzünde benim yargıçlarım olup beni ölüm cezasına çarptırdınız. Ama ben, gökyüzünde hepinizle sevinç içinde yeniden buluşabilmek için candan dua edeceğim gene de.'
 
More'un yargılanması sırasında böyle konuşması onun ne denli korkusuz olduğunu gösterir; çünkü bu sözler Sekizinci Henry'yi büsbütün çileden çıkaracak, More'un yalnız ölmesine değil, en korkunç işkencelerden sonra ölmesine neden olabilecekti. Nitekim bu yasaya karşı çıkan kimi din adamları önce asılmışlar, boğulmak üzereyken ipleri çözülmüş, karınları yarılıp, canlı canlı bağırsakları deşilmişti. Bunların arasında yakından tanıdıkları bulunduğu ve bu işkencelerden haberi olduğu için, More mektuplarından birinde böyle bir duruma düşerse, Tanrı'nın ona dayanma gücünü bağışlaması için dua ettiğini söyler. İlkin More'un asılması kararlaştırılmıştı. Ama Kral sonradan bir lütufta bulundu: More'un Tower Hill'de başının kesilmesini emretti. More gene bir şaka yapıp, ileride Sekizinci Henry'nin dostlarının Kral'dan bu çeşit lütuflar istemek zorunda kalmayacaklarını umduğunu söyledi."
 
Spor fonunun haksız uygulanmasına karşı basın açıklamaları ile dik duran, belediyeye meydan okuyan Bekir ÇINAR'ın ihalelerinin olumsuz sonuçlanması, belediyeden takıma akan kaynakların kuruması, tefecilerin eline düşmek zorunda kalması, futbolcuları için arabasını satmak durumunda kalması, plaka projesinin eşgüdümlü olarak baltalanması sadece Bekir ÇINAR'ın şahsi hayatı sonucunda oluşan olumsuzluklar olarak nitelendirilirse buna hak vermek mümkün değildir. 1500'lü yılların krallık İngiltere'sinde Thomas MORE ne ise Adana Demirspor dikta yönetiminde Bekir ÇINAR odur bence. Sözün özü budur.

Yorumlar

yavuzy dedi ki…
Eline sağlık.
Onur BİÇER dedi ki…
Sağol kardeşim, iş yoğunluğundan uzun süre yazamamıştım bu dizide. Uzun ama hoşuma giden bir yazı oldu. :)

Bu blogdaki popüler yayınlar

Fenerbahçe: 4 - Adana Demirspor: 2

 Yine hakemin hatalı kararlarının damga vurduğu maçta sezonun ilk yenilgisini aldık. Aleyhimize verilen yanlış penaltı, lehimize önce verilip sonra yanlış ofsayt kararı ile verilmeyen penaltı, rakip oyuncuya gösterilmeyen kartlarla birlikte iyi oynadığımız maçtan puan alamadık. Deplasman takımı gibi oynayarak hızlı hücumlarla ilk yarıda farkı ikiye çıkaran rakibe karşı ev sahibi gibi oynadık; iyi top yaptık, ilk dakikalardaki baskıyı iyi kırdık. İlk yarıda bir gol bulabilsek skor farklı olabilirdi. Yine de 3-0'dan sonra oyundan kopmayıp skoru 3-2'ye getirmek başarıydı. Tek kaleye döndürdüğümüz maç son dakikalardaki kırmızı kart ve 4. golle tamamlandı. Fenerbahçe'nin bu sene iyi yaptığı kolay skor bulma işini, zaten aksayan defansımızla durdurmamız kolay olmadı. Ligin en iyi top oynayan takımını izlemek için tribüne koşan Fenerbahçeliler, müthiş bir deplasman tribünü görerek evlerine döndüler; hafta içi maçta taraftarımız gece 1'e kadar tribünde bekletildi. Hafta içi bir

Altay: 1 - Adana Demirspor: 3

 Ne bir skorla harika bir deplasman galibiyeti! Alt sıramızdaki rakibe geçit vermemek kadar bir yandan da uzun süredir Altay'a karşı devam eden şansızlığımızın kırılması açısından süper! Yıllardır Süper Lig deyince aklımıza gelen son maç/son yenilgi ile hafızamızda yer eden Altay, 1. lig maceramızda canımızı sıkmaya devam etmişti. Geçen sezon iki maçta da yenilmiştik. Galibiyetin bu açılardan da çeşitli anlamları var. Aslında ilk yarıda kopabilecek maç, ikinci yarının başında yenen golle can sıkıcı bir hale geldi ama arka arkaya bulduğumuz iki golle rahatladık. Yunus yine kilidi açan vuruşla üçüncü golüne ulaşırken, Assambalonga ligte 5'ledi; Akintola da geçe sezonki performansını hatırlatan güzel bir vuruşla ikinci golünü attı.  Takım kolay gol yemezse bir şekilde maç içinde toparlamayı başarıyor. Bir kez daha ilk golü attığımız maçta puan aldık. Alttaki takımların yenilmesiyle beraber ligin orta sıralarına daha güvenle tutunmaya başladık. 

Hajduk Split, Strum Graz...ve Livorno

Adana Futbolu kitabında kısaca bahsetmiştik. Adana Demirspor, taa '50'li yıllarda Adana'da Avrupalı takımları misafir etmiş, kendi de eski kıtaya misafir edilmişti. Hajduk Split, Strum Graz, Beogradski bunlardan bir kaçıydı... Hajduk'un uzun süredir gol yememesiyle ünlü kalecisi Beara, Met Ahmet'in şutuyla avlanmıştı. Yine Uluslararası Demiryolları Futbol Şampiyonası için karma ekipler, Adana seyircisinin önünde boy göstermişti. Demirspor da Yugoslavya, Bulgaristan, Almanya, İran ve Suriye gibi ülkelere maçlar yapmaya gitmiş ve orada Türk Futbolu'nu temsilen bulunmuştu. O yıllarda yabancı ekiplerle oynanan maçların ne kadar nadir olduğunu, ulaşım ve iletişim imkanlarının sınırlılığını hayıtlayacak olursak, ne kadar büyük bir işe imza atıldığı daha net ortaya çıkar. Adanaspor'un 1981'de UEFA Kupası'nda oynadığı son maçtan beri, Adana'ya milli takımlar haricinde ilk kez Avrupalı bir ekip geliyor. İtalya Seria A'dan, gönlümüze yakın, Livorno. İ