Ana içeriğe atla

İspanya İzlenimlerim #1

Ne zaman yurt dışına çıksam 4. günü bulmadan ‘Döndüğümde toprağı öpeceğim’ diyen ben, on günlük İspanya seyahati için de sonucun pek farklı olmayacağını düşünüyordum. Toledo günübirlik olmak üzere, beş farklı şehre gidip her birini keşfetmeye çalışmaktan mı, Akdeniz esintileri taşıyan mutfağında, yiyecek hiçbir şey bulamazsam tortilla (bir çeşit patatesli yumurta) ve pan (üzerine zeytinyağlı rendelenmiş domates sürülmüş ince ekmek dilimi) ile açlığımı bastırabildiğimden mi, yoksa 6-0’lık Barselona-Malaga maçı ile milli maçımızın heyecanından mıydı bilemiyorum, korktuğum gibi olmadı. Hatta iyisiyle kötüsüyle her açıdan rüya gibiydi diyebilirim.

Yaklaşık iki ay öncesinden şekillendirdiğimiz rota şu şekildeydi:









Yukarıdaki karışık tablodan da anlaşılacağı üzere, epey yoğun bir program oluşturmuştuk. Bu programa birebir sadık kaldığımızı belirtmeliyim.

Madrid Barajas Havaalanı’na indiğimizde saat 13:30’du. Aynı anda Türkiye’de saatler 14:30’u gösteriyordu. Gece yarısına kadar Madrid’i gezmeyi planladığımızdan yapmamız gereken ilk şey, bavullarımızı emanete bırakmak ve bir metro haritası edinerek şehir merkezine ulaşmaktı. Uzun uğraşlar sonucunda bir emanetçi (consigna) bulduk bulmasına ama metro istasyonuna pek yakın sayılmazdı. Tabi bunu metro istasyonuna ulaşınca ve hemen metro istasyonunun girişindeki emanetçiyi görünce anlayabildik. En büyük daralı, metro bileti alırken yaşadık. On binişlik bir kart bizi kurtarır diye düşünürken, aldığımız ilk on binişlik karttan sonra, kartın ederinin 7,40 euro olduğunu, kullanacak her kişi için kişi başına 1 euro ekstradan ödenmesi gerektiğini anladık. Kalan üç kişi de bir kart alınca olayı çözmüş olduk. Metro girişindeki Information bürosundan metro haritamızı aldık. Her biri farklı renklerle gösterilmiş 12 farklı metro hattının güzergahını gösteren metro haritasına bakınca Sol Meydanı’na (Puerta del Sol) sırasıyla 8, 9 ve 1 nolu metro hatlarını kullanarak gitmek çok kolay oldu. Sol durağında inip yeryüzüne çıktığımızda Sol Meydanını karşımızda bulmuştuk.

Sol Meydanı genişçe bir alana yayılmış, etrafında araç trafiğine kapalı olan/olmayan birçok sokak/cadde bulunan, turistlerin ilk uğrak yeri. Türkiye'de iken yaptığımız araştırmalar sonucunda, Madrid'in simgesi olan ayı heykelinin bulunduğu meydan olduğunu öğrendiğimiz ama o gün ayı heykelini göremediğimiz meydan da diyebilirim :) Sonrasında Calle Mayor (Mayor Caddesi) üzerinden mutlaka görülmesi gereken Plaza Mayor'a doğru yol aldık.















Gördüğümde işte meydan dediğin böyle olur diye geçirdim içimden. Her meydanda olduğu gibi ortasında bir heykel, cafeler ve hediyelik eşya dükkanlarıyla dolu, etrafı kapalı, büyük kapılardan geçerek girilen bir alan Plaza Mayor. Güneşin gülen yüzünü göstermesiyle cafeler masaları dışarı çıkarmıştı. Koltukları en rahat görünene attık kendimizi ve biz de güneşe gülümsedik. Garsona ulaşmak için atmadık takla bırakmadık (Bunun İspanya'ya özgü olduğunu daha sonra anlayacaktık) Tortillayla tanışmam orda oldu ve o zaman anladım o ülkede aç kalmayacağımı :) Patatesli yumurta işte. Tarif istemedik ama tahminim, patatesin önce haşlanıp doğrandığı, çırpılmış yumurtayla karıştırdıktan sonra bir kalıba konarak fırına verildiği yönünde. Sonrasında da kek dilimi şeklinde kesilerek servis edilmekte. Patatas Bravas'da ise, büyük küp şeklinde doğranmış patatesler kızartıldıktan sonra üzerini kaplayan oldukça acı bir sosla sunulmakta. Acı yiyemiyorsanız uzak durun.

Bir nebze olsun dinlendikten sonra, etraftaki dükkanları gezdik ve otobüs biletlerimizi almak üzere bir internet cafe bulmaya çalıştık. Gran Via'ya geldiğimizde (ana bulvar gibi anlamı olmalı) internet bağlantısı olan, marketle hediyelik eşya dükkanını harmanlamış izbe bir yere girdik. Otobüs biletlerini yazdırmak istediğimizden yazıcı olup olmadığını sorduk ve olumlu cevap alınca http://www.alsa.es/ adresine bağlandık. Biletleri aldıktan sonra, sadece internet bağlantısının açıldığı ana ekranda yazdırma imkanı olduğunu öğrendik ama iş işten geçmişti. İnternet bağlantı süresi dolduğunda, kaydettiğimiz word belgesi dahil her dosyanın silindiğini de o an anladık. Biletleri yazdıramadan, havaalanına bıraktığımız bavullarımızı alarak otobüs terminaline gitmek üzere yola düştük yine.

















Otobüs terminalindeki tek açık lokantaya oturup, bir hamburger aldım. Böylece hamburger köftesinin İspanyollara yetmediğini, üzerine birer dilim de domuz eti ve çedar peyniri koyduklarını öğrenmiş oldum. Domuz etini çıkardıktan sonra tadı fena değildi. İspanya'da otobüslerde yiyecek ya da içecek servisi olmadığını bildiğimizden makinelerden su, çikolata, cips vb. alıp otobüse bindik.

Trenin otobüsle ulaşıma göre daha pahalı olmasına rağmen neden daha çok tercih edildiğini de böylece anlamış olduk. Türkiye ile karşılaştırıldığında oldukça eski model bir otobüs (belki 403), iki saatte bir kamyoncu duraklarında mola vererek bizi Barselona'ya ulaştırdı. Seyahat süresinin üçte birini ayırdığımız, İspanya'nın İstanbul'una gelmiştik sonunda...

Bir sonraki yazı: Barselona.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Bunu Hak Ettim...

Bugüne kadar yazdığım en zor yazılardan biri bu.  Yanımda küçücük iki çocuk vardı maçta, sevdim onları öptüm. Hatta babası yorulmuştu da aldım onu omzuma maçı bir süre birlikte izledik. O esnada çocuğun nasıl heyecanlandığını gördüm. Bacakları kasılıyordu, boynumun sıkıştığını hissettim. Sonra bağırdı ve akabinde ellerini vücudunu titreme alacak kadar sıktı. Bu çocuk sanırım 4,5-5 yaşlarındaydı. Tam benim kızımın yaşlarında. İşte o anda aslında anlamalıydım hak ettiğimi bu belayı. Çünkü ben de çocuklarımı bu acıya götürüyorum. Onlar acıya doğru yürürken, ben her Demirspor deyişlerinde mutlu oluyorum. Her mavi-lacivert deyişlerinde mutlu oluyorum. Onlar da bana başarı videosu gönderiyorlar.   Ben böyle bir babayım işte. Çocuklarının bu tür videolarına bakıp, duygulanan mutlu olan bir babayım. Onlara mavili, armalı kıyafetler alıp ellerimle uçuruma götüren bir babayım. Tabi ki Allah belamı verecek.  Kendi isteğim dışında görev yerim değiştirildi. Ailem paramparça oldu. Ta

"akrep gibisin kardeşim"

Son birkaç gündür yaşanan transfer krizine dair bir şey demek istemiyordum ama en son Başkan'ın "ben gidiyorum o zaman" restine karşı artık bir ses çıkarayım dedim. Ama Başkan'a diyecek bir şey yok. Onun hali tavrı belliydi zaten; para bende istediğimi yaparım, istediğimi getiririm-götürürüm, kimseye hesap vermem... Daha önce, "ben olmasam Yenice'nin ötesine gidemezsiniz" diyenlerin 2020-2021 versiyonu. Aynı kafa, aynı sonuç. Ben gidiyorum der, gider; kalıyorum der, kalır. Memleketin hali bu.  Sorun, menajerin biriyle takımı oyuncağa çeviren bu tutumu "büyüksün Başkan" diye koşulsuz alkışlamaktı. T akımın imajını yerle bir ederken,  Tanju'su, Anderson'u, harcadığı bir ton parayla bir yanda da taraftara posta koymasını görmezden gelenlerde asıl sorun. Başarı istiyoruz diye ses çıkarmadık, kısık sesle konuştuk, dışarıya karşı da savunduk.  Taraftar her zaman doğruyu söylemiyor olabilir ama Demirspor taraftar olmadan başka tek adam takımla

Hajduk Split, Strum Graz...ve Livorno

Adana Futbolu kitabında kısaca bahsetmiştik. Adana Demirspor, taa '50'li yıllarda Adana'da Avrupalı takımları misafir etmiş, kendi de eski kıtaya misafir edilmişti. Hajduk Split, Strum Graz, Beogradski bunlardan bir kaçıydı... Hajduk'un uzun süredir gol yememesiyle ünlü kalecisi Beara, Met Ahmet'in şutuyla avlanmıştı. Yine Uluslararası Demiryolları Futbol Şampiyonası için karma ekipler, Adana seyircisinin önünde boy göstermişti. Demirspor da Yugoslavya, Bulgaristan, Almanya, İran ve Suriye gibi ülkelere maçlar yapmaya gitmiş ve orada Türk Futbolu'nu temsilen bulunmuştu. O yıllarda yabancı ekiplerle oynanan maçların ne kadar nadir olduğunu, ulaşım ve iletişim imkanlarının sınırlılığını hayıtlayacak olursak, ne kadar büyük bir işe imza atıldığı daha net ortaya çıkar. Adanaspor'un 1981'de UEFA Kupası'nda oynadığı son maçtan beri, Adana'ya milli takımlar haricinde ilk kez Avrupalı bir ekip geliyor. İtalya Seria A'dan, gönlümüze yakın, Livorno. İ