Ana içeriğe atla

Burası SBF...

Burası SBF; muktedirlerin değil öğrencilerin, üniversitenin gerçek sahibi ve olmazsa olmaz unsurlarının söz söylediği yer. Üniversitelerle ilgili olup bitene seyirci kalmayıp söz isteyen, konuşan, tartışan, üreten ve yeri geldiğinde tepkisini veren yer. Burada, her söylediğinizi alkışlayacak, her istediğinizi manşet yapacak, memleketi istediğiniz gibi çekip çevirirken seyirci kalacak bir kitle yok. Sizin özgürlük anlayışınız, sandık demokrasiniz, mecliste inen kalkan elleriniz yok. Burada, kara şemsiyeler altında kalmaya mahkumsunuz; çünkü burası sizin heryere çevirdiğiniz çiftliklerinizden farklı... Burası, her yerde sözünü geçirenlerin, herkesi parmağında oynatanların, namlunun ucuna koyanların kurallarının tersine çevrildiği ve ayakların baş olduğu yer.



Burada, ağzını burnunu kırdığınız öğrencinin, tekmeleyerek yerde sürüklediğiniz eylemcilerin hesabını yumurtayı kafanıza yiyerek verirsiniz.

Burası SBF, burdan çıkış yok!

Kampüsler her daim toplumsal direncin fitilinin ateşlendiği, gidişata dur demenin yollarının arandığı, gençliğin sesini yükselttiği alanlar olmuştu. Öğrenci muhalefetinin giderek sönümlendiği dönemde, yaşananlara tepkisiz kalmayıp güçlü bir irade gösteren SBF'li öğrencileri can-ı gönülden kutluyorum.

Yorumlar

Jose Marti dedi ki…
YÖK başkanı da istifa etsin mi Sayın Kuzu?
Onur BİÇER dedi ki…
Olayları tüylerim diken diken bir şekilde gözlerim dolarak izledim. Birçok açıdan tartışılması gereken bir olay.

Bir yanda bir üniversite var. Burası bir ilim irfan yuvası. Çok daha önemlisi özgürlükler yuvası. Bu yuvada hakim kesimin dahi olsa düşüncelerine uymuyor diye, söz hakkının kesintiye uğratılması hatta kaldırılması vahimdir, tezattır. Tüm bu eylemlerin toplantının bitimini müteakip yapılması ve öğrencilere de söz hakkının verilmesi amacıyla düzenlendiği aşikar olan bu toplantı esnasında o pankartlarla hesap sorulması, konuşmacıların öğrencinin, MÜLKİYELİ'nin bilgi birikimi ile de ezilmesi çok daha fazla yakışırdı bence.

İşin farklı bir boyutuna gelelim. Bu ülkede ses kısılıyor. Bu ülkede hakim düşünce yapısına karşıt herhangi bir sivil toplum örgütü sesini içinde gürültü olmayan, ölçülü şiddet içermeyen hiçbir eylem, basın açıklaması vs. yollarla medyada duyuramıyor, varsın duyuramasın, kaale de alınmıyor. Yani hükümet sivil topluma kulaklarını tıkayarak, medya görmezden gelerek şiddetin körüklenmesine katkı sağlıyor.

İşin bir diğer boyutu da blogdaki yazı.Önüne geleni deviren bir hükümet var. Hakimlere hukuksuz karar almaları durumunda korkmayın siz değil biz üstleniriz, diyebilecek kadar pervasız bir hükümet. Yine de hakimlere güveniyorum. Baraj yapımlarına durdurma kararı gelince Danıştay'ın yapısına el atmak isteyen bir hükümet. Askeri yargı hakkını kullanan askere yargı süreci devam ederken milletin görüşüne aykırı karar alırsanız askeri yargı üzerinde gerekli değişikliği millet adına yaparım, diyebilecek kadar tehditkar (askeri mahkemenin varlığı ayrı tartışma konusudur) bir hükümet var. Örnekleri saymakla bitmez. Yasama gücünü kendi önündeki engelleri kaldırmak için sonuna kadar kullanan bir otorite var.

Karşısında kim mi var, hiç kimse yoksa Mülkiyem var. Belki önüne geleni deviren hükümetin kendisini de devirme planlarını hızlandıracağını hissede hissede dik duran Mülkiyem var. Yarın bir kamu kurumuna girmesi söz konusu olduğunda önüne farklı defterler açılacağını hissetmesine rağmen dik duran Mülkiyelim var. Değişimleri bir kıvılcım ateşler, önüne hızla gelen çığı ateşiyle eritmeye kararlı Mülkiyem var. Türkiye için Mülkiye, sağolsun, var olsun.
Fırat Ateş dedi ki…
Daha bir gün önce gaza boğup, tekmelerle üzerinden geçtikleri üniversiteli öğrencilere "demokrasi "dersi vermek için okul kapılarından içeri girmeye yeltenecek kadar pişkinleştiklerinden yumurtayı fazlasıyla hak ediyorlar.

Parlamentoda istedikleri kadar konuşacaklar, temel atacaklar yine konuşacaklar, o meymenetsiz suratlarıyla televizyonlarda her gün her saat konuşacaklar, yetmeyecek okullara girip konuşmaya kalkacaklar ve sonra "bizim konuşma hakkımız elimizden alınıyor" diye yaygara koparacaklar. Yok öyle yağma...

SBF'li öğrencilere bu onurlu eylemlerinden dolayı teşekkürü bir borç bilirim...
yavuzy dedi ki…
Burhan kuzu kendi şovunu yapmaya geldi ama izin verilmedi, şimdi en iyi bildikleri şeyi yapacaklar, mağdur ve mazlum ebediyatına sarılacaklar.

Olayda sürekli tekrarlanan iki şey daha var: Dekan, sanki olaylrı organize etmiş ya da öğrencileri desteklemiş gibi bi resim çiziliyor. Alakası yok. Dekanlık son dönemlerde öğrencileri soruştrmalarla iyice sıkıştırmaya başladı. Ama burası SBF... Dekanlık istiyor diye öğrenci vazgeçmiyor. Daha geçen bahar, sivil polisler dekanlık odasına sığınmıştı da odanın kapıları yumruklanmıştı.

İkincisi de, her olaydan sonra, "bunların arkasında birileri var", "provokasyon", "birilerinin maşası" vs. laflarına deli oluyorum. Demek ki kimse kendi özgür iradesi ile protesto edemez, tepki veremez bu memlekette. Ayrıca evet, örgütlü bir mücadeledir asıl korktukları...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Bunu Hak Ettim...

Bugüne kadar yazdığım en zor yazılardan biri bu.  Yanımda küçücük iki çocuk vardı maçta, sevdim onları öptüm. Hatta babası yorulmuştu da aldım onu omzuma maçı bir süre birlikte izledik. O esnada çocuğun nasıl heyecanlandığını gördüm. Bacakları kasılıyordu, boynumun sıkıştığını hissettim. Sonra bağırdı ve akabinde ellerini vücudunu titreme alacak kadar sıktı. Bu çocuk sanırım 4,5-5 yaşlarındaydı. Tam benim kızımın yaşlarında. İşte o anda aslında anlamalıydım hak ettiğimi bu belayı. Çünkü ben de çocuklarımı bu acıya götürüyorum. Onlar acıya doğru yürürken, ben her Demirspor deyişlerinde mutlu oluyorum. Her mavi-lacivert deyişlerinde mutlu oluyorum. Onlar da bana başarı videosu gönderiyorlar.   Ben böyle bir babayım işte. Çocuklarının bu tür videolarına bakıp, duygulanan mutlu olan bir babayım. Onlara mavili, armalı kıyafetler alıp ellerimle uçuruma götüren bir babayım. Tabi ki Allah belamı verecek.  Kendi isteğim dışında görev yerim değiştirildi. Ailem paramparça oldu. Ta

"akrep gibisin kardeşim"

Son birkaç gündür yaşanan transfer krizine dair bir şey demek istemiyordum ama en son Başkan'ın "ben gidiyorum o zaman" restine karşı artık bir ses çıkarayım dedim. Ama Başkan'a diyecek bir şey yok. Onun hali tavrı belliydi zaten; para bende istediğimi yaparım, istediğimi getiririm-götürürüm, kimseye hesap vermem... Daha önce, "ben olmasam Yenice'nin ötesine gidemezsiniz" diyenlerin 2020-2021 versiyonu. Aynı kafa, aynı sonuç. Ben gidiyorum der, gider; kalıyorum der, kalır. Memleketin hali bu.  Sorun, menajerin biriyle takımı oyuncağa çeviren bu tutumu "büyüksün Başkan" diye koşulsuz alkışlamaktı. T akımın imajını yerle bir ederken,  Tanju'su, Anderson'u, harcadığı bir ton parayla bir yanda da taraftara posta koymasını görmezden gelenlerde asıl sorun. Başarı istiyoruz diye ses çıkarmadık, kısık sesle konuştuk, dışarıya karşı da savunduk.  Taraftar her zaman doğruyu söylemiyor olabilir ama Demirspor taraftar olmadan başka tek adam takımla

Hajduk Split, Strum Graz...ve Livorno

Adana Futbolu kitabında kısaca bahsetmiştik. Adana Demirspor, taa '50'li yıllarda Adana'da Avrupalı takımları misafir etmiş, kendi de eski kıtaya misafir edilmişti. Hajduk Split, Strum Graz, Beogradski bunlardan bir kaçıydı... Hajduk'un uzun süredir gol yememesiyle ünlü kalecisi Beara, Met Ahmet'in şutuyla avlanmıştı. Yine Uluslararası Demiryolları Futbol Şampiyonası için karma ekipler, Adana seyircisinin önünde boy göstermişti. Demirspor da Yugoslavya, Bulgaristan, Almanya, İran ve Suriye gibi ülkelere maçlar yapmaya gitmiş ve orada Türk Futbolu'nu temsilen bulunmuştu. O yıllarda yabancı ekiplerle oynanan maçların ne kadar nadir olduğunu, ulaşım ve iletişim imkanlarının sınırlılığını hayıtlayacak olursak, ne kadar büyük bir işe imza atıldığı daha net ortaya çıkar. Adanaspor'un 1981'de UEFA Kupası'nda oynadığı son maçtan beri, Adana'ya milli takımlar haricinde ilk kez Avrupalı bir ekip geliyor. İtalya Seria A'dan, gönlümüze yakın, Livorno. İ